# - A - B - C - D - E - F - G - H - I - J - K - L - M - N - O - P - Q - R - S - T - U - V - W - X - Y - Z
Son Haberler
VORTEX OF CLUTTER
16.03.2018

“Suriye’de devlet terörü var, İran’da metal dinlemek yasak, buna rağmen insanlar orada Türk metal gruplarını dinliyorlar.”

Bu haftaki röportaj konuğumuz İstanbullu death metal grubu VORTEX OF CLUTTER. Kariyerine daha thrash metal ağırlıklı bir kimlikle başlayan ve zaman içinde evrilerek müziğindeki death metal dozunu artıran VORTEX OF CLUTTER’ın kurucusu Zafer Tunaboylu ve basçısı Furkan Gülenç ile, grubun başarılı yeni albümü “A Praise to Extinction”ı ve insanlığın neden yok olması gerektiğini konuştuk.

Röportaj: Ahmet Saraçoğlu

VORTEX OF CLUTTER nasıl oluştu?

Zafer: VORTEX OF CLUTTER’ı 2008 yılında ben ve eski davulcularımızdan biri olan Özgür’le kurduk. Sonra Furkan katıldı. Şimdiye dek 3 albüm çıkardık. Gündelik sıkıntılardan bahsetmekle başlayan kimliğimiz, zaman içinde daha katmanlı müzik yapan bir hâl aldı. Sürekli geliştiğimize ve öğrenmeye devam ettiğimize inanıyorum. Sürekli kendimizi geliştirmeye çalışıyoruz. Tabii hiçbir şey belli olmuyor; belki de bu son albümümüzdür. Sonuçta grup olarak da, insan olarak da, ülke olarak da nereye gittiğimizi bilmiyoruz. O yüzden geleceğe yönelik bir şeyler söylemek zor, ancak ben müzikal olarak şu anda bulunduğumuz yerden memnunum. Thrash/death ile başlayıp progresif death metale kayan bir müziğimiz var.

Furkan: Thrash/death’ten ziyade thrash’e daha yakın duruyorduk aslında. Sonradan katmanlı, içinde alt metinler barındıran bir şeye dönüştük. Sonra teknik dozu biraz arttı ve yeni albümle birlikte de daha deneysel şeylere yöneldik diyebiliriz.

Zafer: Risk aldık.

Furkan: Çünkü kaybedecek bir şeyimiz yok, o yüzden risk almak bizim için çok kolay bir şey.

İstediğiniz şeyi yapmışsınız işte.

Zafer: 10 kişi küfrediyorsa, şimdi 15 kişi küfredecek diyelim haha.

“A Praise to Extinction” VORTEX OF CLUTTER’ın önceki kimliğinden çok farklı. Başka bir grupmuşçasına farklı. Bu değişim geçmişten bilinçli bir kaçış mıydı yoksa doğal mı gelişti?

Zafer: Bu benim müzik zevklerimin zamanla değişmesinden kaynaklandı sanırım. GOROD, CATTLE DECAPITATION gibi teknik şeylerin yanında bol bol black metal dinlememden, daha yoğun müzikler dinlememden kaynaklandı. %50 müzik zevki değişimi, %50 de ruh hâline bağlı etkiler denebilir. Daha karanlık, daha kötücül, daha umutsuz olsun istedim. Eskideki “yumruklarımızla geldik, devireceğiz sizi” tarzı umutlu hava gitti, ülkenin geri kalanındaki umutsuz ve sevimsiz hava bizde de olsun istedim. Ama tabii ilk amaç eskisi gibi olmamasıydı ve bir de bu yanımızı görme isteğiydi. Bu da çok iyi oldu, bu sayede Ali (Sak) gibi bir cevher parladı bu albümde. Sonuç olarak thrash olmasın, saf death olmasın, daha black metalvari akorlar kullanalım gibi düşünceler en baştan vardı.

Spotify’da dinlediğin şeyleri gördükçe yeni albümün biraz daha karanlık taraflara kayabileceğini seziyordum zaten.

Zafer: O MGŁA’lar, BATUSHKA’lar bizi mahvetti haha.

Sözlerde neler anlatılıyor?

Zafer: Genel olarak “A Praise to Extinction” isminden de anlaşılacağı gibi ortak bir düşüncede toplanıyorlar. En temel ifadeyle insan yaşamının yok olması gerektiğine dair, bilinçli bir mizantropi barındıran bir albüm. Bu da anlaşılır bir şey; dünyanın, ülkemizin gittiği yön bu düşüncelerin güçlenmesini sağlıyor. Ben yakın zamana kadar daha mücadele odaklı bir insanken, şu anda “lanet olsun, hepimiz geberelim de kurtulalım” gibi bir hâle geldim. Sonuç olarak insan varlığının kendi başına bir trajedi, bir başarısızlık olduğu temasında bir albüm.

Ali’nin katkıları ne yönde oldu?

Zafer: Soyuz 1 şarkısını bir gecede karşılıklı oturarak besteledik. “Emancipate Violence”ta da katkıları oldu. Ama asıl cevheri kayıtta ortaya çıktı. Ben clean’ler de dâhil olmak üzere albüm için bir vokal demosu yapmıştım, ama o benim hayal ettiklerimden direkt vazgeçmemi sağlayan çok daha iyi öneri ve fikirlerle geldi ve çok daha iyi bir sonuç çıktı. Sonrasında vokal kayıtlarında epey sancılı bir süreç yaşandı.

Furkan: Sinirlerin baya gerildiği bir vokal kaydı oldu.

Zafer: Olması da lazım aslında. Ali de orada ortaya çıkıp bizi doğru tarafa yönlendirdi.

Bir önceki albümdeki “Waltz of the Living Dead”de albümün genel sinirine zıt, çok leziz bir solo vardı. Bu albüm de gayet sinirli, ama mesela “Emancipate Violence”ın sonunda bu sinire tezat, daha oyunlu bir bölüm var. Bunları bilinçli olarak, zıtlık yaratsın diye mi kullanıyorsunuz?

Zafer: Albümün geneli farklı hikâyelerin bir bütünü oluşturması şeklinde düşünülebilir. “Emancipate Violence” gerçek bir olaydan alınma, hikâyesi de şu: IŞİD tarafından kaçırılan bir kadın, bir grup terörist tarafından tecavüze uğruyor ve başkalarına satılıyor. Kadın, şarkının finalinde, ki gerçekte olan da bu; kendini de öldürmek suretiyle bu olaydan kurtuluyor. Şarkının sonundaki absürt kısım kadının deliliğin sınırlarına gelip özgürleşmesini, rahatlamasını ifade ediyor.

İkinci şarkı “Xochiquetzal”, adını aldığı Aztek tanrıçasını mı anlatıyor, yoksa orada da kadının günümüzdeki sorunlarına yönelik bir referans mı var?

Zafer: Xochiquetzal, Aztekler’in doğayı ve yaşamı yaratan tanrıçası. Şarkıda yaratıcı tanrının bile intikam almak istemesine neden olacak bir raddeye gelinmesi anlatılıyor.

Son şarkı “Soyuz 1”in sonunda da bir ses kaydı var. Orada da Rus kozmonot uzaydan bakıp tüm insanlığın anasına mı sövüyor?

Zafer: Aynen. Vladimir Komarov’un düşerken dünyayla son konuşmasını anlatıyor. Baya acıklı bir hikâye. Mekiğin düşeceği çok belli ve Lenin’in doğumunun yıl dönümüne denk geldiği için Sovyetler bir gövde gösterisi yapmak istiyor. Yuri Gagarin gönüllü oluyor, ancak Komarov Gagarin’e “Abi sen çok değerli bir adamsın, bu çok riskli, ben gideceğim” diyor. Sonuçta herkesin tahmin ettiği üzere düşüyor ve cesedi bir kömür parçası olarak ailesine teslim ediliyor. Burada da, ben de dâhil olmak üzere sol görüşlü insanların, ideal devlet biçimi olarak gördüğü şeylerin bile kendi içerisinde insan kaynaklı sorunları olduğunu ifade ediyor. Sovyetler’in kendisinde görebildiğimiz gibi bu küçük olayda da görebiliyoruz. Şarkının sonundaki kaydın da “Sizin de, Rusya’nın da, iktidarınız da…” gibi bir konuşma olduğu söyleniyor.

Furkan: Aynı dönemde ABD’de de benzer şeyler yaşanıyor ve arada insanlar kaynayıp gidiyor işte.

Sen yaklaşık dört yıldır DRCK TXM’de UNITED’la ve buna ek olarak son dönemde de SST ve M.A.T. ile çalıyorsun. Cover gruplarında çalmaya başladıktan sonra, bu kadar fazla farklı grubun şarkısını öğrenince, beste yapma tarzında ve şarkı yazımında herhangi bir değişim oldu mu?

Zafer: Çok daha fazla fark edeceğini düşünüyordum, %80’i bana çok da bir şey katmadı. Asıl faydası elimi sıcak tutmamı sağlıyor, kondisyonumu sağlam tutuyor. Grubun müziğine yansıdığını sanmıyorum.

Sahnede çalmak demişken, Türkiye’deki gruplar için en önemli şeylerden biri, yabancı grupların da katıldığı festivallerde yer almak. Ancak katılıma ve genel havaya bakınca, o festivalde çalmaktan çok, o festivalin afişinde yer almak daha değerli görünüyor. Sabah 12.00’de öküz kadar alanda 15 kişiye çalmaktansa, yurt dışında bir festivale başvururken “bakın biz şu şu gruplarla çaldık” demeye yarayan bir afiş daha çok öne çıkıyor.

Zafer: Kesinlikle öyle. Türkiye’de yapılan her şey CV. Ülkemizde yapılan bazı daha minimal organizasyonlar var, mesela Ankara’daki Heavy Stage gibi. Çok güzel şeyler yapıyorlar ve muhteşem ortamlar yakalayabiliyorlar. Biz iki kere çaldık ve şunu net şekilde söyleyebilirim ki, Ankara seyircisi ruh anlamında İstanbul seyircisini her türlü döver. Bu tartışmaya açık bir şey değil. Çok net. Müziği, keyfi, anlayışı falan karşılaştırabilirsin ama konser izleyicisini asla karşılaştıramazsın. İstanbul’da Takas Pazarı’nda çok güzel şeyler oluyor, oralarda birlikte metal yapmak cidden çok keyifli. Bunun dışında benim VORTEX OF CLUTTER namına, ülkemizdeki festivaller de dâhil keyif aldığım hiçbir şey yok. Türkiye’de çalmaktan da nefret ediyorum, müzik yapıyor olmaktan da nefret ediyorum. Şundan utanıyorum: Türkiye’de sırt sırta müzik yaptığım adamlar bile yeni çıkardığım albümle ilgili bana bir kelime yorum yapmıyor, dinlemiyor. Diğer yandan Polonya’nın köyünde adam, benim grubumun bir tasarımını benden istiyor, bastırıyor, sonra da sahneye benim grubumun tişörtüyle çıkıyor. Bu bile, benim içinde bulunduğum toplumun hiçbir yere gelmeyeceğinin, sanatsal anlamda hiçbir şey vadetmediğinin en büyük göstergesi. Polonya’da milyon tane grup dururken adam Türkiye’den bir grubu beğeniyor, gerçekten güzel müzik yaptığına inanıyor ve tişörtünü bastırıp sahnede giyiyor. Bu bile hangi ülkenin hangisinden fersah fersah önde olduğunun bir göstergesi. Bizim için festivalde çalmak çok da önemli değil; evet bir CV’dir, ama ben Heavy Stage, Takas Pazarı gibi yerel ama samimi ve kan revan içindeki konserlerde yer almayı bin kere tercih ederim.

Furkan: Festivalde çalman sana “bu grup burada çaldığına göre belli bir yeterliliği var” şeklinde bir etiket katıyor. Dinleyici namına sana yeni bir kitle oluşturmuyor. Zaten maddi bir beklenti yok, dolayısıyla da olayın manevi tarafı öne çıkıyor ve bu manevi tatmin de festival sahnesinde değil, adını andığımız organizasyonlar gibi samimi, herkesin iç içe olduğu ortamlarda gerçekleşiyor. Mesela Ankara’daki Heavy Stage konserimizde tekerlekli sandalyeli biri vardı. Türkiye şartlarında, Türkiye yollarında, Türkiye toplu taşımasında, sadece seni izlemek için çıkıp oraya gelmiş.

Zafer: Kimse kusura bakmasın. Küçümsediğimiz Orta Doğu kadar bile değiliz. Bugün burada bir sürü Suriyeli çocuk var. UNITED’a, SST’ye her hafta gelen, hatta gruplarda çalan Suriyeli çocuklar var. Adamın biri geçen geldi, “VORTEX OF CLUTTER’ın yeni albümü ne zaman çıkacak?” dedi, ben de “2 Mart’ta dedim”, o da bana “Biz VORTEX OF CLUTTER’ı, SABHANKRA’yı ve son dönemde de FURTHERIAL’ı Suriye’de ve İran’da dinliyorduk” dedik. “Çok fazla dinleniyorsunuz. Orada metal dinlemek yasak olmasına rağmen ve bunun birtakım can sıkıcı yaptırımları olmasına rağmen dinliyorduk” dedi. Şimdi benim yan masamda oturan adamın benim müziğimi sevebilecek ya da eleştirebilecek olmasına rağmen hiç dinlememiş olması, “Metal dinliyorum, konserlere gidiyorum, fanzinlerde yazıyorum” diyen adamın bunu yapıyor olması ve Suriye’de savaştan kaçmış birisinin bana bambaşka bir mantaliteyle geliyor oluşu arasında çok büyük fark var. Belki bunu okuyacak insanlar bu diyeceğime tepki gösterebilirler, ama ben kendi ülkemin dinleyicisinden hiç umutlu değilim. Herkes kendi cephesinden çok haklı, ama bütün gruplar hâlâ 40-50 kişilik seyircilere çalıyorlar, bu 40-50 kişinin %80’ini de bizzat tanıyorlar. Biz bu işi neden hâlâ yapıyoruz diye düşünmeden edemiyor insan. Suriye’de adam devlet terörüne rağmen beni dinliyor, sen tanıdığın adamın yeni albümünü dinlemiyorsun.

Peki belli bir kesimin “Türkiye’den kaliteli bir şey çıkamaz, Türk grupları direkt çöptür” diye düşünmesinin ve dinlemeye tenezzül dahi etmemesinin temel sebebi ne sizce?

Zafer: Böyle durumlarda ben bunu diyen kişinin müzik zevkine bakıyorum. Sadece mainstream klip şarkılarını bilen biriyse zaten dikkate almam. “Ben Norveç’in köyündeki black metal grubunu dinliyorum, ama bu tadı Türkiye’de bulamıyorum. Yerli grupları da biliyorum, dinledim, ama beğenmiyorum” şeklinde bir eleştiri benim başımın tacıdır. Ama hiç dinlememiş ve inatla dinlemeyen birisine ben ne diyeyim ki? Geçen bir arkadaşım geldi, “Ben bugüne kadar Türk gruplarına hiç girmedim abi” dedi. Bu senin adına bir utançtır bence. Bu müzikleri yapan kişileri tanıyorsun yahu. Türk olması, aynı şehirden olması bile önemsiz; o adamı tanıyorsun. Boktan müzik yapıyorsa da dinle, “Boktan müzik yapıyorsunuz” de. Gruplar da kayıt, üstünde durmama, acelecilik, aman hemen çıksıncılık gibi şeylerle buna ortam hazırladılar, hazırlıyorlar. Toplumun genelinde olan özellikler burada da devreye giriyor. Piyasadaki adam grupların bu müziğe duydukları sevgiden yararlanıyor, para vermeden sahneye çıkartıyor, para alamayan grup bu işi daha iyi sunmak adına para yatıramıyor, sonuç kötü oluyor. Hazırcılık da var; iyi şekilde sunulan müziği ayağına kadar gelmişken dinlemek varken neden boktan sunulan şeydeki cevheri keşfetmeye çalışmakla uğraşasın?

Peki neden metal yapmaya devam ediyorsunuz?

Zafer: Mesela ben çok uzun yıllardır metalden başka çok çok az şey dinliyorum maalesef, çok saçma.

Bence saçma değil. Ben metalden başka hiçbir şey dinlemiyorum.

Zafer: Ben çok az dinliyorum. Mesela sen TOOL dinliyorsundur, ben nefret ediyorum TOOL’dan.

Ben TOOL’un birkaç şarkısını biliyorum sadece.

Zafer: Oha çok güzel ya.

Yazık lan TOOL dinleyicilerine.

Zafer: Lanet olsun gerçekten.

Furkan: Nası lan?!

Pasifagresif’te “TOOL’dan yeni albüm” haberine 2010’dan yorum var yahu. Site 2009’da açıldı, hâlâ albümle ilgili haber giriyoruz.

Zafer: Yazık işte baksana.

(Bu arada arka masadaki 5-6 kişi hep bir ağızdan “Refuse/Resist” söylemeye başlıyorlar.)

Zafer: İşte bu yüzden yapıyoruz metali haha. Bu sorunun cevabı yok aslında. En iyi yapabildiğim şey bu olduğundan herhalde. Cuma 5 saate yakın, Cumartesi de 4 saat sahnede metal çalıyorum ve her Pazartesi işe giderken hayatımdan nefret ediyorsam, aklıma iyi bir metal şarkısı dinlemek geliyor. Çocukluğumdan beri bu şekilde devam etti ve bırakmak gibi bir niyetim de yok. Bu devirde “35 yaşıma geldim artık caz dinleyeyim” falan diyen de yoktur herhalde.

Metal baya baya arkadaş gibi bir şey aslında.

Zafer: Kesinlikle öyle. Çünkü hiç kimseye söylemediğin, söyleyemediğin en derin hislerini dile getiren veya yansıtan bir dolu grup var. Aklından hayata veya birilerine karşı “Sikeyim hepinizi” diye geçirdiğinde, gerçekten de “Sikeyim Hepinizi” diye bir şarkı dinleyebiliyorsun mesela. Bunu sadece metalde bulabilirsin. Biraz alışkanlık, biraz kendini ifade etme biçimi, bazen dümdüz, bazen çok derin. Çalarken de güçlü hissediyorsun; o bir gitar değil, silah oluyor adeta.

Furkan: Müzisyenlik penceresinden bakarsan öyle, bir de ifade tarafı var. Belki ben metal dinleyen ya da çalan biri olmasaydım resim yapan ve kendini bu şekilde ifade eden biri olacaktım. Öyle stres atacaktım, belli durumlardan resimle sıyrılacaktım.

Zafer: Bir de metal dinleyenler ve yapanlar belirli konulara çok tutkuyla bağlanan kişiler oluyor genelde. Ben resim yapsaydım “Abi resim çok iyi ya, süper olay” falan diye gezerdim muhtemelen.

Furkan: Çok kötü bir gün geçirmişsin, akşam eve giderken bir şey yapman, onu içinden atman lazım. Kulaklığı taktıktan sonra içindeki o şeyi boşaltmanı sağlıyor. Ben sakin bir insanım ama zaman zaman belli bir raddeye gelince onu hissediyorum. Belki metal dinlemeseydim daha asabi biri olurdum.

Başka konulara geçelim. İkinizin eşi de metal dinlemiyor. Bu durum evde ve genel olarak size nasıl yansıyor?

Furkan: Kulaklıkla dinliyorum genelde, onu rahatsız edecek şeyler yapmıyorum. Ev içerisinde kendi alanlarını yarattığın sürece bir sıkıntı olmuyor. Zaten o da metal konusunda çok defansif durmuyor, sadece benim kadar sempati duymuyor. O benim dinlediklerime saygı gösteriyor, ben de onun dinlediklerine gösteriyorum. Zıt kutuplar muhabbeti diyebiliriz. Eşimle pek çok huyumuz zıttır ama bizi biz yapan da budur aslında.

Zafer: Ben şarkılara gitarı elektriğe bağlamadan çalışıyorum. Dinlemediği gibi bir de migreni var, o yüzden gürültü yapmamaya çok özen gösteriyorum. VORTEX OF CLUTTER’ın bazı şarkılarını, UNITED’ın %80’ini sevse de, genel anlamda metal dinlemiyor. Biz de başka noktalarda paylaşım yaşıyoruz.

Son olarak da geleneksel “ne dinlersin” sorumuzu soralım ve kapatalım. Son dönemde en çok dinlediğiniz şeyler neler?

Zafer: Hemen başlıyorum… CATTLE DECAPITATION. Son iki albüm. İkisini birbirinden ayırmıyorum.

Bir insan “Manufactured Extinct”in nakaratını nasıl yazabilir acaba?

Zafer: Abi inanılmaz yaa…

Başka?

Zafer: TRIBULATION’ı seviyorum, İstanbul konserine gideceğim herhalde. Dönüp dönüp BEHEMOTH – “The Satanist” dinliyorum.

THE OMINOUS CIRCLE.

Zafer: Aaa evet, THE OMINOUS CIRCLE’ı da sıklıkla dinliyorum. SEPTICFLESH’in son albümünü de çok sevdim.

Furkan: Yeni çıkan albümleri çok takip ettiğim söylenemez. Son zamanlarda en çok hardcore ve progresif şeyler dinliyorum; SOEN, MASTODON, HAKEN gibi. OPETH’in son hâllerini beğenmesem de dinliyorum.

Enstrümanlarınız konusunda sizi etkileyen kimler var?

Furkan: Ezelden beridir sevdiğim, çok kendine özgü olduğunu düşündüğüm basçılardan biri PEARL JAM basçısı Jeff Ament’tır mesela. Onun dışında son dönemde aklıma gelen birileri yok.

Zafer: Gitarist takip etme gibi bir adetim yok aslında. Daha ziyade beste konusuna dikkat ediyorum, o anlamda takip ediyorum.

Son sözünüzü alalım.

Furkan: Esen kalın.

Zafer: Yeni albümü dinleyin ve geberin.

(Gülüşmeler)

Zafer: Çok etkilenin ve ölün.

Aynen bu şekilde yazalım mı röportaja?

Zafer: Hayır haha… Ya da yaz ulan. Aynen böyle yaz haha.

etiketler:
  • TwitThis
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google
  • LinkedIn
  • MySpace
  • Netvibes
  • Reddit
  • StumbleUpon
  • Technorati
  Yorum alanı

“VORTEX OF CLUTTER” yazısına 5 yorum var

  1. Uğur Aslan says:

    Zafer ile tanışmıyoruz ama kardeşim olsa böyle bir adam olsun isterdim herhalde , tüm düşüncelerine sonuna dek katılıyorum. Zaten albüm Türkiye şartlarının çok çok üzerinde. Muhteşem albüm için Vortex’e, bu samimi röportaj için de pasifagresif’e teşekkürler 🙏🤘🤘

  2. lefthandpath says:

    hem prodüksiyon hem de müzikal olarak gittikçe olgunlaştıklarını düşünüyorum. başarılarının devamını dilerim

  3. ihsanoird says:

    Çok tatlı bir röportaj olmuş. Bu grubu ve tavrını seviyorum. Hepsi çok düzgün insanlar.

    The Ghosts of a New Generation EP’si ile birlikte VoC diskografisinde en göze çarpan çalışma bu albüm olmuş. Umarım hep bir şeyler üretmeye devam ederler.

  4. Mükemmel röportaj zafer abi adamdır

  5. twilight says:

    “Bu benim müzik zevklerimin zamanla değişmesinden kaynaklandı sanırım. GOROD, CATTLE DECAPITATION gibi teknik şeylerin yanında bol bol black metal dinlememden, daha yoğun müzikler dinlememden kaynaklandı. %50 müzik zevki değişimi, %50 de ruh hâline bağlı etkiler denebilir”

    yukarıdaki söylenenler türk metal gruplarının neden kötü olduğunun bir diğer kanıtı işte. vizyon, kesinlik, kurgu hiçbir şey yok öyle ‘öleee dinlediklerimi çalıyom abi yaeee’ diyen, sırf deşarj olmak için müzik yapan bir zihniyet.

Yorum Yazın

*

"Yaptığım yorumlarda fotoğrafım da görüntülensin" diyorsan, seni böyle alalım.
Pasif Agresif, bir Wordpress marifetidir.