# - A - B - C - D - E - F - G - H - I - J - K - L - M - N - O - P - Q - R - S - T - U - V - W - X - Y - Z
Son Haberler
Anasayfa    /    Kritikler
MAKALE: Türkiye’de Metal Müziğin Gelişimi/Gelişememesi
| 29.03.2018

Bölüm 2 – 2000′ler: Başbakana Anayasa Fırlatmak, Muhammed Suiçmez, Yerli Malı Haftası, Anadolu Rock ve Mehter Aynı Sahnede…

Gürkan Uzunpınar

2001 yılı Şubat ayında insanlar birbirlerine bir şeyler fırlatmayı çok seviyordu. O dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Başbakan Bülent Ecevit’e anayasa kitapçığı fırlatır, sonrasında Başbakan yardımcısı Hüsamettin Özkan da Ahmet Necdet Sezer’e aynı şekilde anayasa kitapçığı fırlatır. E tabii imam böyle yaparsa cemaat durur mu? Halktan biri de çıkıp Bülent Ecevit’e yazar kasa fırlatır. Şimdi dışarıdan baktığınızda sanki bütün ülke yastık savaşı yapıyormuş gibi bir durum var ortada. Fakat sermaye çıkışsızlığı, ekonomide neo-liberalleşmeye siyasilerin ayak uyduramaması gibi durumlarla ortaya çıkan ve Türkiye tarihinin en büyük ekonomik krizi olarak adlandırılan 2001 ekonomik krizi ülkenin yakın tarihi açısından çok büyük bir kırılma noktası olmuştur. Konumuzla ne alakası var diyebilirsiniz. Şöyle başlayalım. Mesela bir birey, ihtiyaçlarını hayatını ekonomik açıdan idame ettirebildiği sürede giderebilir. Böylelikle günlük hayatta kalan boş zamanımız da buna göre şekillenir. Türkiye’nin yavaş yavaş 1980’den itibaren neo-liberal ekonomi politikalarının gelişmesiyle beraber bu durum özellikle Türkiye’de o dönemlerde toplumun büyük bir kısmını oluşturan ve yoksul kesim ve orta sınıfın arasında tanımlanan ve “orta-direk” olarak adlandırılan kesime büyük bir darbe vurdu. Özellikle emlak, döviz, kuyumculuk gibi işlerle uğraşan ve çoğunluğu esnaf olan bu kesim, 2001 ekonomik krizinden en büyük zararı gören kesim oldu. Artık bir kısmı ya elinde kalanla başka yerlere dağılıp gitti ya da diğer kısım ise yoksul sınıfa adım atmıştı. Buradaki önemli nokta ise orta sınıfın ve özellikle Türkiye’de varlığını göstermiş olan “orta-direğin gençlerinin” kültürel alanlardaki etkinliği ve yukarıda kısaca değindiğim “boş vakit” teorisine göre nasıl konumlandığı.

Türkiye’de toplumun kesimlerine baktığımızda, ki söz konusu müzik ise özellikle gençleri ele almamız gerekiyor, yoksul kesimin gençleri, maddi ihtiyaçlar doğrultusunda hayatının çok büyük bir kısmını ya çalışmaya ya da okumaya adıyor. Böylelikle temel ihtiyaçları zamansal bir genişlemeye uğrayan bu gencin belki de emekliliğine kadar “yaratıcılık” kullanabileceği bir boş vakti oluşamıyor. Çünkü en nihayetinde yaratıcılık artık günümüz koşullarında bir lüks haline gelmiştir ve pahalıdır. İşin ilginç kısmı ise genellikle toplumlarda yoksul kesim gençleri kültürel yozlaşmadan en az etkilenen kesimler olmuştur çünkü boş vaktin onlara kazandırabileceği kültürel alanlardan da uzak kalmışlardır aynı zamanda.

Bunun tam tersi ilişkiye baktığımızda ise zengin kesim gençlerinde haliyle boş vakitten bol bir şey olmamasına rağmen kendileri ilk yazımızda etraflıca ele aldığımız kültürel yozlaşmayı damardan alan kesim olmuştur ve böylelikle buradan da bizlere hayır çıkmamıştır. Sonuç olarak baktığımızda bunların ortasında yer alan orta kesim ve orta direğin kültürel alandaki önemini rahatlıkla görebiliyoruz. Bir yandan okuyan, okuduğu vakitten arta kalanı değerlendirebilen, yer yer maddi sıkıntı çekse de genellikle bir şekilde kendini idame ettirebilen ve ne kültürel alanlardan çok uzak kalan ne de damardan bir yozlaşma alan kesim aslında tam da aradığımız kan. Fakat 2001 ekonomik kriziyle beraber günümüze kadar ulaşan 17 yıllık süreçte volatilitesi akıl almaz seyir eden, ekonomik açıdan yarınında ne olacağı belli olmayan bir ülkede orta sınıf da diken üstüne gelince doğal olarak bu kesimin gençleri de ya kariyer peşinde koşuşturmaya başladı ya da kendini olur olmadık alanlarda harcadı. Mesela bunun en güzel örneği Muhammed Suiçmez.

Bildiğimiz üzere kendisi teknik death metal’in aşmış insanlarından bir tanesi ve neredeyse birçok kişi Chuck Schuldiner ile aynı çıtaya bile yerleştiriyor kendisini. Ailesi Trabzon’lu ve Suiçmez daha küçükken Almanya’ya taşınmış. Bir röportajında söylediğine göre Suiçmez’in ailesi tipik bir tutucu Türk ailesi ve müzikle ilgilenmesini istemiyor. Suiçmez bu dönemde oldukça zorlanıyor. Fakat kendi çabalarıyla bir şekilde yükselip Necrophagist’i kuruyor. Mesela Suiçmez’in ailesiyle beraber Almanya’da değil de tam da o dönemlerde Türkiye’de yaşadığını düşünün. Her ne kadar kardeşleri kendisine büyük destek vermiş olsa da kendi çabalarının Türkiye’de yaşıyor olsaydı ne kadar yeterli kalacağı meselesi oldukça şüpheli. Çünkü daha geniş bir açıdan baktığımızda 80’lerden itibaren yayılmaya başlayan metal müzik kültürü Avrupa’da en ufak kıvılcım ile bile dikkat çekerken Türkiye’de bu kıvılcım havaya doğru süzülüp olduğu gibi sönebilirdi. Yani her ne kadar büyük olursa olsun yeteneğin çok zorlu koşullar altında yükselip parlayacağı düşüncesi toz pembe bir hayal gibi kalıyor. Suiçmez her ne kadar tutucu bir aile ile mücadele etmek zorunda kalmış olsa da, genel itibariyle kültürel koşulların çok daha elverişli olduğu bir yerde yaşıyordu.

Boş vakit, yaratıcılık, ekonomik durum ve sınıflar arası ilişkiler doğrultusunda baktığımızda metal müziğin nasıl köklü bir yer edinemediğini bu şekilde görebiliyoruz. 90’lı yıllarda özellikle fanzinlerle ayakta tutunan ve İstanbul’da etkisini gösteren metal müzik kitlesi her ne kadar içerisinde büyük bir heyecanla taşıdığı yaratıcılığı şekillendirmek istese de, fanzin basmaya bile zor para bulunuyordu. Böyle zorluklar içerisinde ortaya çıkabilmiş gruplar ise doğal olarak yeterli bir dinleyici etkileşimi sağlayamadığını düşünerek hızlıca heveslerini yitirmişlerdi. Kültürel yozlaşma ile ekonomik çöküşün tam da metal müziğin popülerlik kazandığı dönemlerde böylesine ortaya çıkışı gençliği olduğu yere kitleyen faktörler olmuştu. Yüzlerce gencin gitar hayalleri askıda kalış, bir o kadar fazlası da bir albüm yapabilmenin masrafıyla karşı karşıya kaldığında “abi bu benim hobim zaten.” cümlesine sığınmıştı ve bu durum günümüze kadar böyle devam etti. Şu an bir gitar ve bir amfi almak isteyen genci, ki başlangıç düzeyinde bir ekipman alsa bile, uçuk rakamlar bekliyor. Böylelikle binlerce fikir, binlerce riff, binlerce solo rakamların arasında kaybolup gidiyor.

Artık çok şey değişti, internetin tamamen yaygınlaşmış olması ve daha birçok farklı faktör ile beraber bu alana atılmak isteyen müzisyen adaylarının önünde birçok kolaylık var diyebilirsiniz. Fakat artık Türkiye’nin temeli bu konularda eksik kaldığından ötürü gelen her bir nesil giderek uzaklaşıyor. Yavaş yavaş zaman çizelgesini günümüze doğru yaklaştırdığımızda ilk yazıda ve bu yazının bu kısmına kadar ele aldığımız meselelerin ortaya çıkardığı sonuçlar netleşmeye başlıyor. Günümüzde birçok gencin, lisede olsun üniversitede olsun eğer kültürel veya sanatsal açıdan birşeyler yapmak istiyorsa, oradan buradan koparıp bir şeyler becerebileceğini biliyoruz. Bu sefer önümüze şöyle engeller çıkıyor, isterseniz bunları şöyle kısa kısa alt başlıklar halinde inceleyelim.

Yerli Malı Yurdun Malı Herkes Onu Kullanmalı

Bir zamanlar ilkokulda “Yerli Malı Haftası” denilen bir şey vardı, düsturu da buydu. O günlerden beri gençliğin kulaklarında çınlayan bir slogan oldu. Konumuza bağlayacak olursak, günümüzde artık metal müzik ile tanışan nesillerin tek derdi “Abi ya bizim niye şöyle doğru düzgün yerli grubumuz yok?” sorusu oldu. Genellikle buna gelen cevaplar “Var da sen bilmiyorsun.” veya “Bizde tutmaz.” dan öteye geçmedi. Böylelikle metal müzik dinleyen gençler arasında çok büyük bir hengame başladı ve onlar için artık her gün “Yerli Grup Haftası” olmuştu. Güzel bir gelişme olarak gözükebilir. Fakat birçok sanat alanında, ve hatta özellikle edebiyatta, olduğu gibi “kritisizm” eksikliği daha kötü sonuçlar doğurur. Örnek vermek gerekirse 19. yüzyılın sonlarına doğru Avrupa’da ve sonrasında birçok yerde yükselişe geçen “roman” türü Osmanlı’da batılılaşma dönemine denk geliyordu. Bunun sonucunda roman genellikle Avrupa romanının özentisi olmaktan Anadolu’da yükselişe geçemedi ve bunun etkisi Türkiye’de uzun bir süre romancılığın etkin olamaması olarak yansıdı. Genellikle akademisyenler bunun sebebi olarak dinlerin topluma kültürel yansımasını gösterir. Avrupa’da yaygın olan Hristiyanlığın bilinen en büyük etkisi “itiraf kültürü” olmuştur. Özellikle günah çıkarma üzerinden yürüyen bu teori Hristiyan toplumlarının “eleştiri”ye açık olduğuna bağlanır.

İslam’a baktığımızda ise var olan “şükretme” ve “haram” olgusu insanların yanlışlarını kendine saklamasına ve böylelikle bu toplumların eleştiriden yoksun kaldığına işaret eder. Buradan yola çıkarak toplumumuzdaki eleştiri kültürü eksikliğinin kaynağına ışık tutabiliriz. Konumuza geri döndüğümüzde ise dinleyicileri çıkan her bir yerli albüme, her bir yerli gruba körü körüne bağlayan bu durumlar giderek ortalamayı düşüren bir durum haline getiriyor. Bunu şu şekilde örneklendirebiliriz. Mesela diyelim ki Türkiye’de şu an var olan gruplar ticari kaygılarını müzikal kaygılarının üstünde tutuyor ve bunun sonucunda etkin olan on adet grup varsa ve bu on adet grup da dünyada var olan genel kalitenin altında birer album çıkarıyorsa, bunun sonucunda da var olan dinleyici kitlesi bahsettiğim sebeplerden ötürü bu albümlere körü körüne bağlanırsa; oluşan bu durum Türkiye’deki metal müzik kalitesinin giderek düşmesine daha doğrusu çıtanın giderek alçalmasına sebep olur. Aslında bu seride ele aldığımız her şeyi göz önünde bulundurarak grupların ticari kaygısının ve dinleyicilerin yerli grup kaygısının baskın olmasının normal olduğunu görüyoruz. Fakat en nihayetinde daha önce de bahsettiğimiz gibi, özellikle sanatsal ve kültürel alanlarda, yaratıcılık ve kalite büyük fedakarlıklar sonucu ortaya çıkıyor.

Indie(ragandi?)

Alt-kültürlerin müzikte ne kadar etkili olduğunu biliyoruz. Hatta her ne kadar zaman zaman ana-akım olarak da karşımıza çıksa da metal müziğin birçok alt türünün aynı zamanda bir alt-kültür olarak karşımıza çıktığını da görebiliyoruz. Alt-kültürlerin en çok öne çıkan özelliklerini olarak statüko karşıtı ve aynı zamanda baskı karşıtı olması ve bireysel özgürlüğe önem vermesi olarak gösterebiliriz. Bu sebeple 90’lı yılların sonlarından itibaren kültürel hegemonyasını en üst seviyeye çıkaran Amerika’nın alt-kültürleri pazarlaştırıp nasıl içini boşalttığına şahit olduk. Bu olayın neferlerinden biri olarak ortaya çıkan Grunge türü ve sonrasında etkili olan Indie akımlarını örnek gösterebiliriz. Müzikal nitelikleri her ne kadar gruptan gruba değişse ve yer yer kaliteli olsa da barındırdığı kültürün tamamen pazarlaştırılmış olmasından ötürü birçok grubun müziğinden çok tişörtü iş yaptı. Metal müziğin ülkemizdeki kalkınma çabalarının arasından fırlayıp geçen bu akımlar toplumumuzda oldukça ilgi gördü. Cümleler ve paragraflardan oluşan grup isimleri ve albüm isimleriyle aniden karşımıza çıkan ve özellikle genç kesimde büyük ilgi gören bu türün konumuzla doğrudan nasıl bir bağlantısı olduğunu sorabilirsiniz. İşin özüne baktığımızda biri gidip biri gelen bu akımlar kitlelerdeki genel müzik beklentisini düşüren yegâne etken aslında. Çünkü insanlar artık alışageldiği bu akımlar sebebiyle müziğe ve kültüre “kullan-at” olarak bakmakta. Aniden gelen, hızlıca tüketilen ve bittiğinde ise hiçbir şey katmayan bu akımlar aracılığıyla insanlar düşük kalite ve dışı süslü içi boş kültürel akımları kanıksamış hâle geliyor. Hâl böyle olunca klasik müzik “uzun ve yorucu”, metal müzik “gürültü”, progresif rock “nerd işi” olabiliyor.

Bunun karşısında da özellikle bu tür akımların etkin olduğu süreçlerde gözlemlediğim kadarıyla, geriye kalan ve ayakta durmaya çabalayan metal müzik gibi türlerin ortaya koyduğu reaksiyon ise işi daha kötü bir duruma sürükleyebiliyor. Çünkü ortaya konan tepki bir üst alt-başlıkta bahsettiğim “yerli grupları destekleme ve koruma derneği” sınırında çiziliyor. Bu durum her ne kadar türün devamlılığını kendi yağında kavrulacak kadarıyla devam ettirse de hiçbir şekilde bir üst noktaya taşıyamıyor.

Aranjman Kültürü

Gelelim kanımca Türkiye’deki her bir müzik türünü çok derinden yaralayan, normalmiş gibi görünen ama hiç de göründüğü olmayan bu konuya. Özellikle 70’lerin sonlarında ve 80’ darbesinden sonraki dönemde etkin olan Türk pop müziğinin gelişiminin (?) en büyük yardımcısı olmuştur aranjman kültürü. İspanyol ve Yunan ezgilerinin deli gibi “düzenleme” başlığı altında alınıp Türkçe sözler ve oryantal ritimlerle süslenip hitlerden hit beğenilen dönemde neredeyse doğru düzgün bir tane bile özgün bir parça ortaya konulamadı. Bazıları aranjmanı da geçip işi tamamen araklamaya götürdü, birçoğu ise aranjman adı altına saklandı. Bu olay 2000’lere kadar devam etti ve sonrasında eski popçuların yeni popçulara söz ve müzik düzenlemeye devam etmesiyle beraber de devamlılığını sürdürdü. Ticari açıdan büyük başarıların söz konusu olduğu bu durum doğrudan diğer türleri de etkisi altına aldı ve 2000’lerde “Yahu madem bu iş böyle oluyor o zaman biz de şöyle bir şey yapalım.” diyerek Haluk Levent, Barış Akarsu, Murat Kekilli, Kıraç gibi isimler duruma el atarak bu sefer ilk yazıda da ele aldığımız 70’ler Anadolu Rock parçalarını dağ, bayır, ova, plato gibi bir takım coğrafi terimler ve biraz daha artırılmış distortion ile yeniden toplumun beğenisine sundular. Aranjman ve cover kültürüne damardan bağlanmış toplulumuz ise yeniden yeşertilen bu akıma doğrudan bağlanarak bir dönem boyunca bu türün yeniden etkin kalmasını sağladı. Bahsettiğim isimler her ne kadar yetenekli ve iyi isimler olsa da daha çok cover’larla yeşertmeye çalıştıkları Anadolu Rock kültürü, 2000’lerde parlayıp aniden söndü.

Bir dönem boyunca özellikle 3-Hürel’i neredeyse sömürerek ayakta kalan bu kısa akım, çok az özgünlük barındırdığı için bir üst başlıkta bahsettiğimiz akımlar gibi gelip geçti. İşin daha kötü yanı ise günümüzde King Gizzard and the Lizard Wizard gibi bir grup ortaya çıkıp 70’ler Anadolu Rock’tan en güzel şekilde esinlenip özellikle “Flying Microtonal Banana” albümüyle, mikrotonal armoninin Anadolu’daki yaygınlığından yola çıkarak bunu kendi özgünlükleriyle harmanlayıp global bir ün sağlayabiliyorken biz ise cover’lar ve aranjmanlarla kendimizi bir sandığa kilitledik. Sonrasında bunun etkisi daha farklı şekillerde de karşımıza çıktı. Mesela, birçok ülkede ünlü grupların turlaması, oralarda her sene konserler vermesi oldukça doğal iken ve oralarda yaşayan bir insanın “Ya daha geçen sene Judas Priest izledim bu sene de Iron Maiden’a gideyim” diyebilme lüksü varken ülkemizde ise festivallerin ve konserlerin eksikliği insanların bu grupları canlı dinleme dürtüsünü “Bari cover’ını dinleyelim”e yöneltiyor. 2015 yılına kadar ülkemizde de büyük grupları ağırlamış olsak da doğal olarak bu yazının tamamında ele aldığımız sebepler daha çeşitli grupları görebilmemizi engelliyordu ve aynı zamanda birçok insanın ekonomik gücü bu konserlere yetemeyebiliyordu.

2015’ten itibaren ise özellikle 2016 yılında gerçekleşen darbe girişimi ve sonrasındaki olağanüstü hal sebebiyle yaşanan yaklaşık iki yıllık konser kıtlığı metal müzik dinleyicilerini çok daha bunalttı ve yerli cover ve bar gruplarına ilgi arttı. Bunun neticesinde ülkede büyük bir yerli grup sirkülasyonu başladı fakat özgün müzik üretmeye çalışan yerli gruplar kenarda köşede kalırken bu meseleden en çok payı kopartan cover grupları oldu. Bu sefer sirkülasyon tamamen dinleyiciler ve barlar arasında gidip geldi. Özgün müziğe yönelen cover grupları ilgiyi kaybetti, cover yapmaya devam edenler sıkıldı, bazıları ise metal müzik cover’ından sıyrılıp ticari kaygılarla pop müzik cover’ına kadar gitti. Metal müziğin ortaya çıkış hikayesini göz önünde bulundurursak, bar kültürünün ve canlı müziğin etkisine aşinayız aslında. Black Sabbath ve Judas Priest gibi gruplar İngiltere’nin bar sahnelerinden yola çıkıp dünyaya açılırken, dinleyiciler ise barlara yeni ve yaratıcı ezgiler duymak için gidiyordu. Ülkemize döndüğümüzde ise dinleyiciler bildiklerini dinlemek için barları mesken tutuyor.

Çünkü bunun altında yatan sebep dinleyicinin kendisini “Ben belki bu ülkede bir daha hiç Judas Priest duyamayacağım, neden cover’ını dinlemekten kendimi alıkoyayım?” diyerek ikna etmesi oluyor. Bu durum da özgün müzik ortaya koymak isteyen, heyecanla yeni albümler çıkarmak isteyen metal müzik gruplarının stüdyolara kısılmasına, albüm çıkardıktan sonra büyük bir hengame ve kaos içerisinde bağıra çağıra sesini duyurmaya çalışmasına sebep oluyor. Bu bir nevi sessizliğin gürültüsü içerisinden sıyrılıp bağırmaya benziyor. Yani absurd bir ortam içerisinden sıyrılıp yine aynı kitleye kendini sevdirebilmek oldukça zorlaşmış hâle geliyor. Böylelikle ülkemizdeki dinleyici kitlesi yerli kanallardan yerli gruplar hakkında bilgi edinmek veya onları keşfetmek yerine, globalde kendini duyurabilmiş bir grup arıyor. Yani artık dinleyicinin gözünde yerli bir grup Avrupa’da veya Amerika’da sesini duyurmadıkça değer kazanmıyor. Özetle işin özünde o değeri o gruba kazandırması gereken yerli dinleyicinin kendisiyken, bu görevi üzerinden atıp tamamen “tüketici” olmaya yöneliyor.

Yazının sonraki bölümünde veya bölümlerinde ise kalan alt-başlıkları ele alıp biraz daha teorik olarak “Bu hep böyle mi devam edecek?” sorusunun cevaplarını arayacağız.

1. bölümü buradan okuyabilirsiniz.

Albümün okur notu: 12345678910 (8.54/10, Toplam oy: 26)
Loading ... Loading ...
etiketler:
  • TwitThis
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google
  • LinkedIn
  • MySpace
  • Netvibes
  • Reddit
  • StumbleUpon
  • Technorati
  Albüm bilgileri
Çıkış tarihi
Şirket
Şarkılar
Web
  Yorum alanı

“MAKALE: Türkiye’de Metal Müziğin Gelişimi/Gelişememesi” yazısına 16 yorum var

  1. camarena says:

    Yazı güzel olmuş, yerli grupların önündeki engellerle ilgili iyi tespitler var.

    Yeri gelmişken şunu da söyleyeyim, kritik ve haber dışında sitede böyle yazıların yayınlanması güzel oluyor bence. Eskiden daha sık olurdu böyle şeyler, hatta haftalık tartışma konuları olurdu, onları da keyifle okurdum.

  2. Oblomov says:

    Güzel konulara değinilmiş, hasar tespiti güzel. Bundan sonrası ile ilgili yazacaklarınızı merak ettim şimdi. Kaleminize sağlık.
    Bu arada nedir şu zincirleme isim tamlaması alternatif rock grupları? Gerçekten kaliteli olanları var mı? Yıllardır hiç ilgimi çekmediler.

  3. 666123666 says:

    Sen Kadıköy’ün ve Ankara’nın underground sahnesini bilme, yeraltı konserlerine gelme, sonra “Ülkede grup yok” diye ağla bir de üstüne internette yazı yazıp sızlamaya devam et. İşler pek o şekilde ilerlemiyor. Underground piyasası çok canlı şu an Türkiye’nin. Bir sürü grup Avrupa’da çalıyor hatta turne ayarlıyor yazları. Tabii PA’de göremezsiniz bunları. Nedenini bilmiyorum ama art niyet var gibi. Beni Galler’de Persecutory tshirtümü görüp çeviren oldu, Almanya’da Carnophage, Cenotaph muhabbeti ettiğim bir sürü insan oldu, ENGULFED PARTY SAN’A ÇIKIYOR ama hala “Boşorolo grop yok”. Ayyyyynen kesin öyledir. Belki ana akımda başarı yok ama yeraltına biraz girdiğinizde başarısız grup yok gibi. Avrupalı/Amerikalı labellarla çalışmayan grup yok. Burial Invocation 2 kere, Engulfed bir kere Killtown Death Fest’te; Cenotaph Maryland Death Fest ve Netherlands Death Fest’te – hem de aynı sene Decimation ile beraber- çaldı; Carnophage türünde büyük gruplarla Terrorizer Mag sponsorlu Avrupa turuna çıktı; Hellsodomy ve Engulfed Metal Magic Fest’te çaldı ama evet kesinlikle başarılı grup yok. Decaying Purity ve Sakatat Obscene Extreme’de çaldı; Sarinvomit NRW ve Old Grave’de çaldı ama evet hiç grup yok ülkede. Thrashfire Almanya’nın en klas speed metal festivallerinden birinde çaldı ama evet kesinlikle TR metal piyasası ölü. Yaş ortalaması 19 bile olmayan Heathen Swarm Ankara’da süper işler yapıyor, yolda da birkaç tane daha grup var; evet genç grup yok cidden. Gözlerinizi açmadıkça, yerel sahnenizi desteklemedikçe de ağlamaya sızlamaya mahkumsunuz.

    Ahmet Saraçoğlu

    @666123666, öncelikle bu yazı dizisi PA’nın görüşü değil. Yazılan hiçbir yazı sitenin belli bir konudaki görüşünü yansıtan bir beyan işlevi taşımıyor. Burası fikirlerin paylaşıldığı bir mecra, biz de yer veriyoruz. Elbette ki anlamsız, içeriksiz, yüzeysel bir şeye yer vermeyiz, ancak burada belli bir bilgi/görüş paylaşımı var ve yazan kişinin düşünceleri doğrultusunda bir değer taşıdığı için sitede yayınlıyoruz.

    İkincisi bahsettiğin konuda bir art niyet yok. Adını andığın gruplar normal şartlarda PA’da pohpohlamak, lanse etmek, destek olmak için can atacağım türde müzik yapıyorlar. Şahsen en çok dinlediğim tür gruplar da adını andığın gruplara benzer türde müzik yapan gruplar. Ama özellikle kendilerine sitede yer vermememizi istedikleri için yer vermiyoruz. Yoksa dediğin her şeyin farkındayız, bu yönde talebi olmayan gruplara da (Cenotaph, Carnophage, Burial Invocation, Decimation vb) haber olsun, inceleme olsun, röportaj olsun yıllardır elimizden gelen desteği veriyoruz.

    Bugün Mezar’ın ülkemize getirdiği grupları biz yıllardır destekliyoruz; Blood Incantation, Krypts, Grave Miasma, Ravencult, Dead Congregation vb. grupların kritiklerini sitede bulabilirsin. O tarz müzikle alakamız olmadığı, PA’nın sadece mainstream’e yönelik olduğu yönündeki saçma sapan iddialar baya komik gerçekten. Bugün Türkiye’de kaç tane sitede Blasphemy’nin ilk demosu detaylı şekilde inceleniyor? Eğri oturup doğru konuşalım. Kaç sitede Father Befouled, Spectral Voice, Heresiarch, Ravencult, Venenum, Phrenelith, Teitanblood, Revenge, Weregoat, Dead Congregation, vb. incelemesi var? Bunları yapan insanlar olarak neden ülkemizdeki muadillerini görmezden gelelim? Bu adını andığın Kadıköylü, Ankaralı grupların büyük kısmının albümleri benim CD koleksiyonumda da duruyor, konserlerine de gidiyorum. Dolayısıyla bu tür gruplara karşı -normalde- mesafem değil, bilakis sevgim var. Bu satırları yazarken üstümde Dead Congregation tişörtü var daha ne diyeyim artık.

    Ama evet, bir kısmına da sitede yer vermiyoruz. Kimse de kusura bakmasın, bu konuda bir kabahatimiz yok. Birileri “no scene” ayağına “PA’da yer almak istemiyoruz çünkü siz şöylesiniz böylesiniz” diye çeşitli yollardan dolaylı yahut direkt olarak veya olayı tek taraflı kişiselleştirerek bize iletiyorsa, ya da başkalarının ilettiğinden habersiz olarak ağzına geleni söylüyorsa, bizim de zorla tanıtımlarını yapacak hâlimiz yok.

    666123666

    @Ahmet Saraçoğlu, PA’de biraz burnu havada bir kitle ve bu müziğin kültürüne oldukça uzak bir güruh olduğunu inkar edemeyeceğim. Bu yüzden de insanların buraya mesafeli olması doğal. Bir de şöyle bir fark var. Siz bu saydığınız grupları uzaktan desteklerken, saydığım grupların elemanları saydıklarınızın elemanlarıyla arkadaş. Dolayısıyla, o kültürün içinde yaşayan insanlar oldukları için dışarıya biraz düşman bakmaları da anlayışla karşılanabilir. Ki bana sorsanız bu da doğru bir davranış değil zaten. Türk toplumu genel olarak içine kapalı ve ötekileştirici bir toplum yapısına sahip zaten. Üstteki yorumda biraz sert bir üslup kullanmış olsam da aslında insanların da bunlardan haberi olsun diye yazdım biraz. Zaten bir avuç insanız lan, ne gerek var ayrı gayrı yapmaya.

    Aynen

    @666123666, Bahsettiğiniz grupların çoğu “anti-scene” düsturuna sahip, underground’un underground’da kalmasını (daha gerçekçi bir ifadeyle “sen-ben-üç beş arkadaşımız”dan öteye gitmemesini) isteyen, yerel sahne ve yerli grup kavramlarından tiksinen, sadece yabancı piyasada yer bulmayı arzu eden kişilerden oluşuyor. İster bu gruplardan birinin üyesi olun, ister arkadaşları olun, şu düşüncenizi yanlarında dile getirmeniz halinde sizinle dalga geçilmesi garanti: “Gözlerinizi açmadıkça, yerel sahnenizi desteklemedikçe de ağlamaya sızlamaya mahkumsunuz.”

    666123666

    @Aynen, Bu zaten ara sıra konuşulan bir şey ve hiç öyle bir tepki almadım. Sevgiler, saygılar.

    Godless Killing Machine

    @666123666, Bu sitede değil Türk gruplara köstek olmak, bazen sadece desteklemek için yarrak gibi Türk grupların yarrak gibi albümlerine yüksek puanlar veriliyor hevesleri kırılmasın devam etsinler diye. Bu yazıdan ”Türkiye’de doğru dürüst grup yok” şeklinde bir sızlanmayı nereden çıkarabildin merak ediyorum. Tek söylenen şey darbe sonrası yabancı konserler memlekette pek düzenlenemediği için cover gruplarına olan ilginin arttığı ki ben buna katılmıyorum. Taksim Dorock’ın 2005′de ilk açıldığı zaman ve sonrasındaki seneler bence özellikle İstanbul’da canlı metal müzik olayının coştuğu zamanlardı. O zamana kıyasla şu an bir gerileme bile var denebilir hatta.

    666123666

    @Godless Killing Machine, Dolaylı düşündüğünde neredeyse her hafta bir yerlerde ya punk ya indie ya metal bir şekilde underground konserler oluyor ve insanlar yeni bir şeyler dinlemek yerine gidip cover grubu izleyip sonrasında “Ülkede grup yok ki konserine gidelim” diyor. Buna değinmeye çalıştım biraz. Ki Mezar Orgizasyon yılda 4-5 tane de olsa bir sürü iyi grubu getirip altına da bir sürü iyi yerli grup çıkartıyor. Benim derdim bunları kovalamayıp, bunlardan bihaber olup ağlayanlarla. Bir de bunların o konserlere gelip sadece yabancı grupları izleyip giden tipi var, onlara hiç girmiyorum.

    Şafak

    @666123666, Öncelikle bu sayılan grupların hiçbirini bilmiyorum ama şunu söylemem lazım. Underground müziğe ben de destek olmak isterdim ama underground piyasadan dinlediğimiz grupların yüzde 80 i kimse kusura bakmasın zaten underground üstüne çıkabilecek kalitede müzik yapmıyor. “Ya zaten amaç o” gibi bir itiraz da yersiz. Örnek vermek gerekirse; polonyanın son yıllara dek underground kalmış black metal grupları şuan gün yüzüne çıkmaya başladı. Ortaya çıkmak istedikleri için mi? Hiç zannetmiyorum. Yapılan iş kaliteliydi ve kendileri bir şekilde tanınır oldu. Bizim underground gruplar -tahminen söylüyorum- herhangi bir yenilik ortaya koymadan, yıllar önce en iyi örnekleri zaten avrupada yapılmış müzikleri tekrar bize kalitesiz bir şekilde sunuyorlar. E o zaman çok büyük beklentiye girmeye gerek yok. Ben kuru gürültü dinleyeceğime gider Erkin Koray dinlemeye devam ederim.
    Bir de sitede albümlerinin yayınlanmamasını istemeleri de saçmalıktan öte birşey değil. Türkiye’nin en iyi metal müzik sitesinde yer bulma imkanın olacak ve bunu “underground kalmak istiyoruz” diyerek reddedeceksin.
    Eğer bir kısım insan tarafından tanındıktan ve övgüler aldıktan sonra underground kalabiliyorsan o zaman takdiri ve saygıyı hak edersin. “Ben albüm yazıyorum ve yayınlıyorum ama kimse beni bilsin istemiyorum” demek samimiyetsizliğin ve ikiyüzlülüğün zirvesidir.

    666123666

    @Şafak, Önce biraz dinleyip geri dönün bence. Çünkü bahsettiğim festivaller öyle ufak tefek festivaller değil. Çalıştıkları labellar kalitesiz labellar değil. Burada bilindiğinden çok daha fazla biliniyor o gruplar yurtdışında. PA kitlesinin bu tür snob davranışları ve biraz fazla gözü dışarıda oluşu da bu grupların bu tavrı edinmesinde bir etken. Ciddiye alamıyorlar bile burayı. Zaten bir sürü Avrupalı blogdan ve siteden deli gibi review yağıyor, ihtiyaçları yok pek buraya. TR konseri vermeden Avrupa turnesi bağlayanlar var o gruplar arasında sen düşün “Bize kalitesiz şekilde sunuyorlar” kısmını bence. Asıl samimiyetsizlik buradaki tavrınız bence. Cehaletinizden ve önyargınızdan utanmayıp bilmeden konuşmanız doğru bir davranış değil. Dediğim gibi, önce dinleyin sonra yorum yapın.

    Şafak

    @666123666, Haklısınız aslında dinlemeden genelleştirerek çamur attım ve bakıyorumda boş konuşmuşum. İnşaallah söylediklerimde yanılmışımdır ve eğer olur da saydığınız gruplardan birkaçını dinlersem gurur duyacak şeyler dinlemeyi ben de çok isterim. Umarım yazdıklarım kimsenin müzik yapma şevkini kırmamıştır. -Zaten kişisel önyargılar ve varsayımlardı, kimseyi hedef almadım-

  4. Başer Çelebi says:

    Gerçekten çok güzel tespitlerle dolu, çok faydalı bir yazı serisi. Ülkemizin sosyo-kültürel altyapısı ile ilgili çıkarımlar oldukça yerinde. Bu işin müzikal ve müzik dışı mutfağıyla ilgili, bilgim dahilinde bir takım konulara da ben değinmek isterim.

    İşin müzisyen ve dinleyici kısmının ötesinde bir sorun daha var ki o da, ülkede müzik yapan gruplara kurumsal bir desteğin verilemiyor oluşu. Mesela bu müziğin piyasası olan ülkelerde durum şu şekilde işliyor; bir müzik firmasıyla anlaşma imzalamış bir grup, albüm çıkaracağı zaman, şirket, gruba bir bütçe ayırıp, albüm masrafları için bir miktar para veriyor. Grup da anlaşma dahilinde, o parayla albümünü kaydedebiliyor, klibini çekiyor vs.. Muhtemelen verilen miktar her şeyi fazlasıyla karşılayan bir miktar olmasa da, grup bir şekilde o ilk adımı atacak gücü bulabiliyor. Tabii isimler büyüdükçe, gruplara şirket tarafından yapılan ödemeler de doğru orantılı bir şekilde büyüyor.

    Benzer destekleri veren şirketler, yurtdışı ile kıyaslanamayacak ölçüde olsa da bizim ülkemizde de vardı. Mesela Akmar Pasajı’nın 1990’lar ortası döneminde, anlatıldığı kadarıyla, Zihni, Hammer, Atlantis hep o dönemki grupların albümlerini hem basıp tanıttı, hem de kayıtlarında maddi destekte bulundu. O dönemlerde canlanıp, bir şekilde gelişmeye müsait olan bu piyasa, 1999’da gerçekleşen sözüm ona satanist cinayetin yarattığı toplumsal histeri ve Akmar Pasajı’na yapılan baskınlar vs yüzünden epey bir hasar gördü.
    Şu anda albüm yapmaya çalışan gruplar tamamen kendi başınalar. Üstüne üstlük, onları bir takım vaatlerle oyalayan da bir sürü dijital şirket mevcut. Ve işin maddi boyutu çok fazla tuzakla dolu. Yani sıfır bilgiyle girilecek bir işte, paranızı çöpe atmış olma ihtimaliniz çok çok yüksek. Boşa giden emek sayısı sonsuz. Ama yine de ortaya gerçek anlamda kaliteli bir ürün koyabilmek de mümkün.

    Bunun yanısıra, grupların önündeki en büyük engel, konserler. Yurt içinde bile grupların konser verebilmeleri için çok fazla çabalamaları gerekli, Kaldı ki albüm çıkaran grupların en fazla yaplamarı gereken şey, konser vermek. Bu konuda, ülkemizde güzel imkanlar yaratılabiliyor. Kendi gruplarımıza sahip çıkmayı yavaş yavaş başarmaya başlıyoruz. Ayrıca konser mekanları da eskiye nazaran çok daha iyi yaklaşıyor gruplara. Kötü örnekleri yok mu; elbette var ama 10 sene öncesine kıyasla bu konuda ülkece epey bir yol katettik ve daha da gelişeceğiz gibi görünüyor.
    Konserden bahsetmişken; gruplarımızın yurtdışında konser vermesi gerçekten çok zor. Türk lirasının değerinin afyon dinarından hallice oluşu ve T.C vatandaşlarının yurtdışına çıkışındaki vize problemleri bunlara örnek. Hele ki ciddi bir festival sahnesinde, ülkemizden çıkan bir grubun sahne alması günümüz şartları altında neredeyse imkansız. Hal böyleyken, ülkemizde yapılan metal müzik, yurtdışı sahnelerinde yer bulamıyor.
    Bu konuda yapılabilecek pek çok şey var ama nereden başlamak gerek, elimizi taşın altına koymamız gereken konular neler, nelere öncelik vermemiz lazım, uzun uzadıya tartışılması gereken meseleler. Fakat müzisyen ve dinleyici eleştirilerinin yanısıra, bu gibi konularda da elimizden ne gelebilir, neler yapabiliriz, bir etraflıca düşünüp, değerlendirmek lazım.

  5. Gürkan says:

    @666123666, Merhaba, yazının temel önermesi “Türkiye’de hiç yerli grup yok, underground vasat halde.” gibi bir tabir içermiyor. Yazıyı ele alırken asıl amacım Türkiye’nin sosyo-kültürel niteliklerinden yola çıkarak metal müziğin özellikle 80′lerde neden temellendirilemediği ve Rock müziğin kültürel tarihimizde yer bulabilmesine rağmen metal müziğin nasıl sekteye uğradığıdır. Bunu ele alırken dogal olarak bu süreçte yerli grupları hatalarıyla birlikte ele almamız gerekiyor. Dinleyici ve muzisyen arasındaki karşılıklı ilişkinin temelleri de buraya dayanıyor. Yazıyı çok yanlış bir yerden ele almış olmanız bir kenara, yorumunuz aynı zamanda önyargılarla bezenmiş. Bu sebeple daha nitelikli ve sağlıklı bir tartışma için yazıyı bahsettiğim önerme dahilinde yeniden gözden geçirip özellikle yerli gruplarla ilgili alt başlığı daha dikkatlice okumanızı tavsiye ediyorum.

    666123666

    @Gürkan, Yazınızda bu yeraltı sahnesine bir artı olarak yer verebilirdiniz bence. Hep kötü yönleriyle incelediğiniz için böyle bir izlenim edindim. Atıyorum yazının sonunda “Böyle hatalar yapıldı, ama hey bunları yapmayan ve gayet başarılı işler çıkaran şöyle şöyle gruplar da var” diye ekleyip insanlara madalyonun öbür yüzünü de gösterebilirdiniz. Çünkü son zamanlarda aksi iddia edilemeyecek kadar belirgin bir gelişme var.

    Gürkan

    @666123666, Yazının 2 bölümü daha olacak, zaten oralarda ele alacağım konular bunlar.

Yorum Yazın

*

"Yaptığım yorumlarda fotoğrafım da görüntülensin" diyorsan, seni böyle alalım.
Pasif Agresif, bir Wordpress marifetidir.