# - A - B - C - D - E - F - G - H - I - J - K - L - M - N - O - P - Q - R - S - T - U - V - W - X - Y - Z
Son Haberler
Anasayfa    /    Kritikler
STEVEN WILSON – The Raven That Refused To Sing (And Other Stories)
| 16.05.2013

Lily, bir şarkı söyle bana.

Baha ÖZER

Tahmin ederim ki yine çok beğenilecek. Çünkü başka seçeneği yok. Adına sanına güvenilen müzik siteleri tarafından yine yere göğe sığdırılamayacak. Yoksa bir Poe hikâyesi mi?

Steven Wilson’un başarıları ardında yatan gerekçe ise geçmişinde saklı. Aslında heavy metal müziğine bulaşmadan önce çok değişik, çok farklı albümlerde çalmışlığı olan bu popüler kültür müzisyeninin gittikçe büyümesinin sebeplerinden birisi altyapısının zengin oluşu ve bu sebeple geleneksel ile modern arasında bir köprü kurabilmesidir. Aksi takdirde “sevdiğim albümler”, “etkilendiğim gruplar” listesine onlarca grup ismiyle doldurmazdı. Kendisinin böyle çok farklı tarzlarda albüm çıkarmasının bir diğer sebebi de öncü olabilmek kaygısıyla bir şeyler yapması. Kendini tekrar etme gibi bir şey söz konusu değildir Porcupine Tree ve Steven Wilson bestelerinde ama şu çok açık ki dinlediğiniz herhangi bir pasajın bir başka grubu anımsatması da mutlaka olasıdır. İşte bu yüzden dinleyiciler yorumlarında mutlaka bir ya da iki topluluğun ismini yazar bu gruptan bahsederken. Porcupine Tree’nin başarısı da yenilikçi olmasında saklı ve ayrıca da son albümleri “The Incident”ın fazlaca eleştiriye uğraması ve fazla beğenilmemesi sonucunda da bir parça hayal kırıklığı yaratmıştır dinleyici de. Bunun sebebi acaba grubun kendini tekrar etmesi midir? Evet, bir parça öyle denebilir, çünkü o zamana kadar belli bir seviyenin üstünde giden çalışmalar sonucu çok yavan bir albümle ortaya çıkmaları ve sonucunda da gruba ara vermeleri gelecekte bir silkinme olarak geri dönebilir. Belki.

Steven Wilson’un bambaşka projelerinden başka ciddi ciddi bir solo kariyer yapmak istemesi de ayrı bir konu. Diğer proje gruplarından farklı olarak bu çalışmalarında özgürce kendi istediklerini yapabilmesi, istediği müzisyeni çağırıp enstrüman yorumu yaptırabilmesi de cabası. İlk albüm “Insurgentes” kulaklarda çok iyi yer bırakmasa da belli bir başarının üstünde olduğu su götürmez bir gerçek. İkinci albüm “Grace For Drowning” ise Wilson’un atağa geçtiği, neredeyse çoğu dinleyici tarafından beğenilen, Wilson’ın kendi çıtasını yükselttiği bir albüm olarak tarihe geçti. Yine insanı tedirgin edici bir konsepti ortaya çıkaran albümünde kendi özgün tonlarını yaratmaktan ziyade King Crimson ve türevlerinin etkisi altında kalan bir çalışma dinlemiştik.

Tabii bu insanların pek umurunda olmuyor. Onlar her zaman iddialı bir şekilde takip ediyor. Wilson bazen dahice işler yapıyor ancak bir başka dinleyici ise ona farklı gözlerle bakabiliyor. Kimisi de “progresif müziğin tanrısı” konumuna sokabiliyor. “Grace For Drowning” çok beğenildi evet ama oysa 2011 yılında çıkan diğer üstün albümlere göz attığımızda onun gibi başarılı çalışmalara da rastlayabiliyoruz ancak Wilson’un sırf isminden dolayı çok yüksek yerlerde yer alması da bir anlamda kendisinin şansı. Bu şansı da kendisi yaratmıştır. Yoksa Discipline’in “To Shatter All Accord”un, Big Big Train elemanı Sean Filkins’in “War And Peace & Other Short Stories”in ya da Beardfish’in ve White Willow’un onun altında kalacağını zannetmiyorum. Popülerlik meselesi.

Belki kendisi daha da büyümeyi kafasına koymuş olacak ki son albümü “The Raven That Refused To Sing (And Other Stories)”de birçok ünlü ismi beraberinde görüyoruz. Guthrie Govan, Marco Minnemann, Theo Travis ve Nick Beggs gibi büyük isimleri albümünde görmekten şeref duyduğumuz bir çalışma, ancak tüm düşüncelerin ışığında eleştirileri de beraberinde getiren, dinleyicileri ikiye bölen ama ne hikmetse yine “dokunulamaz” kategorisinde duran bir albüm bu.

Her zamanki gibi yine karanlık melodilerin peşinde gitme taraftarı bir Steven Wilson ve onu yumuşatmaya çalışan flüt ve saksafon melodileri var bu çalışmada. Theo Travis aslen bir jazz müzisyeni ama Porcupine Tree’nin de bazı çalışmalarında görürüz kendisini. Wilson ile arkadaşlıkları da buradan gelir. Kendisinin bu albümde yer alması bestelere çok yoğun bir katkı olarak algınlanmamalı, aksine çok daha yüzeysel, şarkılara eşlik edici düzeyde dinliyoruz kendisini. Guthrie Govan’ın olması ise bu albümün bir farklılığını göz önüne seriyor o da, fusion. Evet, Steven Wilson’un bu çalışmadaki en büyük farklılığı fusion ve jazz ile daha çok zaman geçirmiş olması ve deneysel unsurları da bir parça geri plana çekmesi. Nick Beggs’in dolgun bas yürüyüşleri, Govan’ın kendine has fusion gitar yorumlaması ile çok çeşitli anlarda doruğa çıkan bir albüm bu. “Grace For Drowning” ile akrabalık bağlarının pek olmaması bu farklılığın diğer bir yüzü ancak albümün derinliğine inildiğinde bunun da yorumunun çok değişik sinyellere gideceğinin de kanıtı oluyor. Şöyle ki albüm bestelerinde gözlenen farklılık açıkça ortada ama herhangi bir fusion/jazz dinleyicisi için çok özel olmayan hatta kolayca yenilip yutulabilecek bir çalışma olduğu kulaklardan kaçmıyor. Yukarıda bahsettiğim albümün derinliğine inilmesi konusu ise King Crimson ile alakalı. Crimson’un 90 sonrası tonlamalarından ve özellikle “THRAK” albümünün tonlarından yoğunlukla yararlanmış. Sadece bu da değil. Son dönem Americana Progressive Rock grubu Echolyn’den The Moody Blues’a uzanan oradan da Jethro Tull’a bir geçiş yapabilen bir müzikal stil dinlemekteyiz. Bazı suskun ve sakin gitar melodilerinde ise Mikael Akerfeldt’in Opeth’te yaptığı gibi aynı tonlamaları kullanmış. Marco Minnemann’ın beste içinde yarattığı karmaşık partisyonlar ve o dinamik yapı ise albümün temel taşlarından birisi. Wilson iyi ki kendisiyle çalışmış yoksa böyle bir sonuç zor elde edilebilirdi. Daha önce Pink Floyd ile çalışmış Alan Parsons’un bu albümün yapım aşamasında yer alması da Wilson’ın bu albümünün ne kadar da iddialı olduğunu gözler önüne seriyor.

Aynen Kaipa’nın “Keyholder” albümündeki davul-bas yürüyüşüne benzer yapıda açılan ve işte Echolyn benzetmesini bu anda yakıştırdığım albümdeki ilk şarkı “Luminol” adını taşıyor. Govan’ın stili klasik fusion sularında geziyor ve Travis’in yumuşak flüt melodileri ile karşılaşıyoruz. Burada kullanılan ve derinlerden gelen klavye ise daha önce yüzlerce kez duyduğumuz cinsten. The Allman Brothers Band’in emprovize takılmalarını hatırlatan bir yapısı olduğu gerçeğini de saklamamak gerekiyor. O kadar karmaşık partisyonlar arasında Guthrie Govan’ın kısa gitar bölümlerinin olması ve olayı Steven Wilson’un devralması sonucu şarkı fusion’dan uzaklaşmakta ancak piyano melodilerinin tekrardan olaya dâhil olmasıyla farklı bir çalışma dinlemekteyiz. Şarkı içerisinde farklı bir şarkı gibi duran bölümleri mevcut.

“Drive Home”un başlangıcındaki gitar melodisi Mikael Akerfeldt’in tonlarıyla benzerlik taşımakta. Çok fazla özelliği olmayan standart bir Steven Wilson bestesi. “The Holy Drinker” ise belki de albümün en iyilerinden birisi ve hemen girişteki o kaotik yapı zaten hemen kendisini belli ediyor. Steven vokallere girdiğinde ise 80’li yılların bir new wave/post punk kaydında hissediyoruz kendimizi. Belki Joy Division ve belki de The Cure… Wilson’un bu tondaki vokal bölümlerini kullanması çok yerinde olmuş. Flütlerin ve klavyenin farklı zamanlarda aniden besteye dâhil olması neticesinde sanki bir The Tangent şarkısı dinliyoruz gibi bir his oluşuyor insanın içinde. Şarkının 6:12 dakikasında başlayan bölümü bestenin en iyi tarafı, çünkü inanılmaz bir yoğunluk oluşturulmuş ve bu da dinleyiciye büyük bir haz veriyor. Theo Travis’in flüt melodileriyle Steven Wilson’un ise girerek yükselen vokal bölümlerinin etkisiyle doruklara çıkardığı “The Pin Drop” ve yaklaşık 12 dakikalık “The Watchmaker”da ise Minnemann’ın Beggs’in ve Guthrie Govan’ın ipleri eline aldığı iddialı bir çalışmayı dinliyoruz.

Albümle aynı adı taşıyan şarkı ise belki de bu albümü dinleyen dinleyicilerin birçoğunun favorisi olacak. Çünkü Steven Wilson’un kendini var ettiği insanlara kendisini tanıttığı bir şekilde ortada duran o kendine ait soundunun bir yansıması. Çok derinlikli ve atmosferik, ambiyans yaratan bir beste. Bunları Porcupine Tree’nin ilk yıllarında çokça deniyordu ancak son yıllarda bundan çok uzaklaştığı için kendisinden dinleyemiyoruz.

“The Raven That Refused To Sing (And Other Stories)” şimdiden 2013 yılının en iyi progressive rock albümleri arasına girmeye aday gözüküyor. Her ne kadar Wilson bu albümde ipleri başkalarının eline verse de yine kendisinden birçok unsur katmış. Fusion ve jazz arasında gidip gelen, deneyselliğe pek yaklaşmayan, soundun oldukça kuru olduğu ve karanlık pasajların yer yer bestelerde bir köşe bulduğu bir çalışma olmuş. Şarkı sözlerinde ve konseptinde ölümün kol gezdiği bu albüm çok mu özgün? Hayır, değil. Bu da dinleyicileri için önem arz etmiyor. Kendi yolunda ilerleyen bir Wilson, tartışmaya açık.

8,5/10
Albümün okur notu: 12345678910 (8.60/10, Toplam oy: 63)
Loading ... Loading ...
etiketler:
  • TwitThis
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google
  • LinkedIn
  • MySpace
  • Netvibes
  • Reddit
  • StumbleUpon
  • Technorati
  Albüm bilgileri
Çıkış tarihi
2013
Şirket
Kscope
Kadro
Steven Wilson: Vokal, mellotron, klavye, gitar, bas (The Holy Drinker)
Guthrie Govan: Solo gitar
Nick Beggs: Bas. Chapman Stick (The Holy Drinker), geri vokal
Adam Holzman: Klavye, hammond org, piyano, minimoog
Marco Minnemann: Davul, perküsyon
Theo Travis: Flüt, saksafon, klarnet
Şarkılar
1. "Luminol"
2. "Drive Home"
3. "The Holy Drinker"
4. "The Pin Drop"
5. "The Watchmaker"
6. "The Raven That Refused to Sing"
  Yorum alanı

“STEVEN WILSON – The Raven That Refused To Sing (And Other Stories)” yazısına 7 yorum var

  1. Mert says:

    üçüncü paragrafa gelmeden kritiği yapılan albümün kime ait olduğunu unuttum o kadar grup ismi arasinda.

  2. Osman says:

    Progresif metal ve progresif rock’ın sorunları aynı. Herkes progresif müziği yeni soundlar keşfetmek, yapılmamışı yapmak gibi algılıyor. Fakat böyle şeyler şimdiye kadar sayılı grup tarafından başarılmış durumda, ve git gide zorlaşıyor. Bu durumu göz önünde bulundurursak albüm çok çok iyi, ama Stupid Dream ve Lightbulb Sun albümlerindeki duyguyu ve “catchy”liği özlüyorum. Bu yüzden notum 7,5.

  3. nepenthe says:

    Albüm çıktığından beri en çok dinlediğim şarkı nakaratı ile ”shesmevodon” u anımsatan ”Drive Home” oldu. ”The Pin Drop” şarkısı Steven Wilson’ın da birlikte çalışmış olduğu son dönem Anathema albümlerinden fırlamış gibi duruyor. Her ne kadar bu tarz benzerlikler albümde yer alsa da genel itibariyle başarılı bir albüm.

  4. DrAQA says:

    Ben kritiği çok beğendim, böyle dolu bir kritik yazamayacağım için yazılmasını bekledim zaten. Yoksa şimdiye elli kere yazmıştım bu albümün kritiğini. Albümü çok seviyorum, en başlarda aralarında daha çok sevdiğim şarkılar vardı, şimdi hepsi aynı seviyede. Her şarkının bende hissettirdikleri ayrı. Beklentilerimin üstünde bir albüm, bu yüzden; 10/10

  5. çaksu says:

    Şu adamın albüm kapama kafasının hastasıyım. Son şarkılardan acayip giderli bi toplama çıkar.
    http://www.youtube.com/watch?v=h8WglDgOsgA
    http://www.youtube.com/watch?v=6Vc1uktH5lQ
    http://www.youtube.com/watch?v=U6TUGJRYig4

  6. Akın says:

    Albüm çok iyi kesinlikle ama Drive Home çok fena bir şey…

  7. noth says:

    Albüm kritiği çok detaylı ve kaliteli önce onu söyleyelim. Ellerine sağlık.

    Bu albümü 50 kez dinlemişimdir ama holy drinker isimli parçayı 150 kez dinlemişimdir. Şarkının final bölümündeki melodiyi şarkının başlarında bi tadımlık göstermesi çok hoşuma gidiyor, tam Steven wilson tarzı bi olay. Diğer parçalarda da bu metodu uyguluyordu sanki. Neyse benimki albüm değil şarkı yorumu oldu biraz =)

Yorum Yazın

*

"Yaptığım yorumlarda fotoğrafım da görüntülensin" diyorsan, seni böyle alalım.
Pasif Agresif, bir Wordpress marifetidir.