Bir grubun kritiğini yazarken, o grubun benzeştiği veya bariz bir şekilde ilham aldığı diğer müzikal oluşumları parmakla göstermekten kaçınmaya çalışırım. Her ne kadar kritiği okuyan kişinin grup ile ilgili daha net bir algı kazanmasını sağlamak gibi bazı pozitif noktalar barındırsa da, mevzubahis grubu belirli bir çerçevenin içine sıkıştırması gibi, daha büyük negatif noktaları olduğunu da düşünürüm. Özellikle de grup kendine has bir sound oluşturma yolunda ilerliyorsa, bu sound’u tarif ederken belirli grup isimleri yerine niteleyici sıfatlar kullanmanın daha yararlı olacağı kanısındayım. Ancak bazı durumlarda bu “grup işaret etme” isteği albümün ilk şarkısından itibaren içinizde belirmeye başlıyor; hatta “En sonunda bunları da bir araya getiren olmuş ulan!” şeklinde sevinç nidaları bile atabiliyorsunuz. Bugünkü konuğumuzu anlatırken böyle bir yol seçmemin nedeni de bu şeklide anlatılabilir aslında. “The Writing of Gods in the Sand”i ilk dinleyişimin sonunda suratımın ortasında beliren sırıtış, oluşan melez sound’dan duyduğum büyük memnuniyetin bir göstergesi niteliğindeydi.
Girizgâhı Enslaved ile yapalım. İçine Enslaved’i de alan bu “progresif black metal” dalgasının çoğu dinleyicinin kalbinde ayrı bir yer kazandığı açık. Black metal ile pek alakası olmamasına rağmen bir Enslaved, bir Ihsahn, ne bileyim bir Borknagar dendiği zaman gözleri fal taşı kıvamına gelen dinleyicilerdeki bolluk da malumunuz. Hal böyleyken, “Bu gruplar ne yaptı da bu konuma geldi?” demekten kendinizi alamıyorsunuz. Benim bu konudaki görüşüm biraz daha ortodoks bir yöne doğru kaymakta. Black metal’deki öncü grupların oluşturup, bir döneme kadar geliştirdiği kullanımları, temcit pilavı misali ısıtıp ısıtıp önümüze koyan, geçmişten yediği ekmeğin haddi hesabı olmayan grupların yanında, belki de bir alternatif olarak, geliştirilen bu yeni yaklaşımın black metal’e kattığı rahat, geniş, yoğun ve adı üzerine, progresif hava, onu diğerlerinden ayıran asıl etken oldu. Kitleler arası tam bir kutuplaşma olduğundan söz edilemez ancak ben kendimi böyle bir saf alırken buldum bir anda. Her neyse, sonuç olarak Enslaved’in, Borknagar’ın, Summoning’in, isimlerinde bir ağırlık taşımasının bir sebebi var.

Bu noktada şöyle pervasız bir adım atmayı da göze alıyorum; bu ağırlığı Wildernessking’e de yüklemenizi şiddetle tavsiye ederim. Güney Afrika’dan bize selam eden bu arkadaşlarımızın oluşturduğu ve ciddi bir biçimde “yüz güldüren” melez sound, “Isa” ve “Vertebrae” dönemi benzeri bir Enslaved’in, Summoning elemanları ile ortak çalışmaya geçip, son zamanlarda iyiden iyiye yükselen “black/sludge” trendine ayak uyduran tınılar eklemesi şeklinde tanımlanabilir. Bahsini geçirdiğim isim veya türlerden herhangi birini bile seviyorsanız, albümün cidden böyle bir ortaklıktan beklenebilecek kalitede olduğuna inanabilirsiniz. Açılış şarkısı “Rubicon”un sizi hiç bekletmeden içerisine buyur ettiği atmosferini, toplam 7 şarkı boyunca hiç mi hiç kaybetmeyen ve neredeyse her dakikada farklı yönlerini ikram eden bir albüm ile karşı karşıyayız. Bahsettiğim atmosferin yoğunluğunu destekleyecek o kadar çok şey olup bitiyor ki albümde, grubun bu kadar yekpare, derli toplu bir sound oluşturabildiğine şaşırıyorsunuz. Gitarların genel olarak sürdürdükleri dinamik tempo üzerinde sundukları enfes rifler hiçbir zaman kazıma haline dönüşmüyor; narin ama sarsılmaz yapılarını sürdürüp, bir de melodik gitar harmonilerini üstleniyorlar. “Discovery” gibi şarkılarda ortaya çıkan sludge esintisi ise uzun süreler varlığını devam ettirmesine karşın dinleyicide bir “kaçma” isteği uyandırmıyor. Albümdeki zengin altyapının gizlediği çok şey olduğu duygusunu uyandıran buğulu, bol uğultulu vokaller ise, enstrümanların “keskin” tonu ile aynı vahşiliği taşıyor.

Şarkı yapılarındaki Enslaved etkisi ise cidden dikkat çekici. Saraçoğlanlardan Ahmet’in “Vertebrae” kritiğinde, “evrim makinesi olmak” şeklinde belirttiği sürecin, adeta bir sonraki ayağını benimsemiş olan Wildernessking, bu sürecin artık yayıldığının ve peşine takılan, onu geliştiren, farklı soslar ile bezeyen gruplar olduğunun bir göstergesi. Albümün iç içe geçirdiği atmosfer, şarkı yapıları ve duygular çok fazla sayıda olmasına rağmen çok ince ve ustalıkla ayarlanmış. Hiç beklemediğiniz bir anda o yoğun havanın üzerine binen ve arka planda bile zor duyulmasına rağmen sizi nereden vurduğunu anlamadığınız düzenlemeler, akustik gitarlar ve gitar harmonileri, albümün bu kadar büyük ve derin bir etki yaratmasının altında yatan başlıca nedenler arasında.

“Axioma Ethica Odini”den beri, ettiği kelamı bu denli gerçek beyan edebilen ve dinleyiciyi o duygudan diğerine, aynı yoğun atmosfer içinde bu kadar rahat savurabilen bir albüm ile pek karşılaştığımı hatırlamıyorum. Umarım Wildernessking’in ikinci albüm kritiğini yaparken başka grupların adını bu kadar fazla belirtmeme gerek kalmaz ve yakaladıkları bu özgün sound’u katlayarak geliştirirler. Ama benim için 2012’nin en iyi albümlerinden birinin Şubat kadar erken bir tarihte belli olduğunu da belirtmeden edemeyeceğim.
Not: Tüm albümü şu adres üzerinden dinlemeniz mümkün.
vokal çok ön planda ve rahatsız edici.
wildernessking kadar iyi değil ama kesinlikle dinlenmesi gereken bir albüm; waning – the human condition. post & progressive black metal adına 2012′de çıkmış dinlenebilir albümlerden biri. abiler isveçli.