# - A - B - C - D - E - F - G - H - I - J - K - L - M - N - O - P - Q - R - S - T - U - V - W - X - Y - Z
Son Haberler
Anasayfa    /    Kritikler
DREAM THEATER – A Dramatic Turn of Events
| 17.10.2011

Sahne bu kez Portnoy’suz açılıyor.

Kimsenin beklemediği bir şekilde progresif alemini üzerinden TIR geçmişe döndüren, daha resmi olarak çıkmadan efsane olan albüm. Dream Theater’dan beklenen şey, her zamanki formülle yazdıkları şarkıların üzerinde bu sefer Portnoy olmadığı için ciddi ve aklı başında bir şekilde uğraşıp “Black Clouds and Silver Linings” seviyesinin biraz üzerinde bir albüm çıkarmalarıydı. Ama grup gittiği veya götürüldüğü yolun yarısında direksiyonu sağa kırıp, yepyeni ve hiç denemediği bir yola girmeyi tercih etti. Doğal olarak yüzlerce kez dinleyemedim, albüm “Octavarium”un beyin eriten yoğunluğunun bile çok çok ötesinde, o yüzden biraz tuhaf bir yazı olacak onu hissedebiliyorum. Şarkı şarkı inceleyip sonra genel yazayım bari;

On the Backs of Angels: Albümün içindeki durumuna göre değerlendirmek gerekirse, her Dream Theater albümünün ilk şarkısı gibi albümün en sıradan şarkısının bir gömlek üzerinde. Bu genellemeyi tek bozan albüm “Train of Thought”tur herhalde. Progresiflik gayet direkt bir biçimde, uçuk denemelere kaçmadan ama gerçekten etkileyici bir biçimde verilmiş. Eski kafa Dream Theater tayfasının albümde Breaking All Illusions ile birlikte en rahat dinleyebileceği şarkı. Aynı zamanda single olarak yayınlandığı için “Rudess gene albümü voyiivoyii sesleriyle doldurmuştur kesin” düşüncelerinin çıkmasına neden olan şarkı aynı zamanda. Ama geri kalan şarkılarda görüyoruz ki alâkası bile yok. Hatta Petrucci hayatının en büyük patlamalarından birini bu albümde yaşayıp, 100 kilometre çapında yaşayan canlı bırakmayacak hayvanlıklar yaptığı için mecburen arka planda kalmış bile diyebiliriz.

Onun dışında defalarca tekrar edeceğim nakarat durumu On the Backs of Angels için de söylenebilir. Konserlerde binlerce kişiyi duygu seline sürükleyecek nakaratlardan birine sahip kendisi. Albümün dumur havasına geçişi yumuşattığı ve gerçekten sağlam bir şarkı olduğu için 10 üzerinden 8 veriyorum. Sırf o algı sınırlarını zorlayan ve insanı bittiğinde “raöaööööööööörh” moduna sokan outro için 9 verirdim ama daha bu albümde Outcry var, Breaking All Illusions var. Onlara da yazık.

Build Me Up Break Me Down: Uzunluğu ve yapısı yüzünden albümün asıl single şarkısı sayılabilir. Grup bu sefer yarı ballad – yarı coşkun şarkılar yapmak yerine kısa ve oldukça sert şarkılar yapmayı da tercih etmiş. Balladlar yine taş gibi ortada, ama Wither değil Through Her Eyes yolunda ilerlemişler. Şarkı klasik Petrucci riflerinden biri ile giriyor, karmaşık olmasına rağmen vokalin ilerleyişiyle uyumlu, geçtiğimiz senelerde bolca duyduğumuz işlemelerden. Sonrasındaki nakarat bölümü ve sonrasındaki scream yardırışı, Petrucci’nin yine az önce bahsettiğim rötuşlarından biri. Dream Theater nakarat yazımı konusunda müzik tarihinin en iyilerinden (Lines in the Sand dinlemeniz yeterli olacaktır) olsa da kendisini Portnoy yüzünden zamanla bu konuda geri çekmek zorunda kalmış bir grup. Yeniden tüyleri diken diken eden, bağıra bağıra eşlik ettiren bölümler duymak güzel. “Ayy ne nakaratı be progresifte nakarat mı olur, baştan sona sapık gibi ilerleyen şarkılar istiyoruz” diyenleri Thor’a havale ediyorum.

Belli seviyede bir süre ilerleyen şarkı kısa ve tadı damakta kalan bir Petrucci-Rudess unison’ıyla sona yaklaşıyor. Yalnız eklemek gerek, Jordan Rudess öyle “vicuvicuoviyiiii” sesleriyle ön plana çıkmasa bile, abartmıyorum her şarkıyı inanılmaz derecede iyi taşımış. Sıradan olması gereken böyle bir şarkıya yazdığı bombastik outro insanın ufkunu açıyor. Petrucci’nin yıllardır içinde tutup en sonunda kustuğu rifleri ortada bırakmamış, grubun senfonik köklerine bağlı kalarak taşımış. Burada tekrar bir parantez açmak lazım, albümün taşıdığı senfonik altyapıyı “algılamak” gerekiyor. Yani sıradan bir metal dinleyicisi Petrucci’nin allahsal rifleri içinde kaybolur gider, takip edebilmek lazım. Şarkının genel havası özellikle unison bölümüyle birlikte Panic Attack-Sacrificed Sons şeklinde, ama doğal olarak çok daha sert hali. 10 üzerinden buna da 8 verdim çünkü You Not Me görmüş insanlarız biz, bunlar başyapıt artık.

Lost Not Forgotten: Nal sesleriyle başlayan şarkı tabii ki Western atmosferinde gitmiyor. Zaten nal sesleriyle de başlamıyor, Rudess’ın kullandığı preset biraz andırdı. Yine aynı Rudess böğrümüzü deliyor ve şahane bir piyano melodisiyle aklımızı alıyor. Sonrasında sakin bir ilerleyiş beklerken Petrucci dayanamıyor ve /caps/ohasal/caps bir patlayışla zaten ambale olmuş kafamızı iyice sarsıyor. Mangini bu albümde sadece kendisi için yazılan partisyonları çalmış olabilir, ama girişi zirveye çıkaran şey Mangini’nin ayaklarını o bol toynaklı intro’yu aratmayacak şekilde kullanması. Böyle klasik ama olağanüstü bir şekilde başlayan şarkı, önce güzel bir bridge ve sonrasında Systematic Chaos’tan aşina olduğumuz kısa bir atonal manyaklıkla devam ediyor.

Kendimize “az önce noldu lan” diye sorarken şarkı kendi halinde ilerlemeye başlıyor. Hâlâ girişin şokunu atamadığımız için bu bölüm kolay geçiyor, Metallica’nın vurucu tim olarak kullanabileceği bölümleri Dream Theater her zamanki gibi sıradan geçiş bölümleri olarak sunuyor dinleyicisine. Derken yine allahsal nakaratlardan biri tokat gibi yüzümüze çarpıyor. Sonra neden Dream Theater konseri bekliyorsunuz diyorlar. Şu bölümleri 6.000 kişiyle birlikte söylemek insanın ömrünü 10 yıl kadar uzatıyor, o yüzden. Bu bölümden sonra şarkı az önceki ilerleyişine daha etkili ve biraz daha karmaşık biçimde devam ediyor… diyemeden nakarat tekrar kızgın kumlardan serin sulara şeklinde bileklerimize kadar ıslatıyor. Yaklaşık 20 saniye sonra da gerçekten yıllardır hasret kaldığım aksak Petrucci-Rudess çılgınlıklarıyla dibe çekiyor. Boğulmaktan gayet memnun bir şekilde Petrucci’nin beyin okşayan, gerektiğinde şap şap vuran solosuyla iyice kendimizden geçiyoruz. Yardır mevlam su tadındaki geçiş bölümü ile Rudess’a bağlanıyor, Atina’dan son durumu sevimli ve “Six Degrees of Inner Turbulence”ı andıran tonda bir soloyla alıp nakarata dönüyoruz. Üç kez tekrarlanan nakarat bir Dream Theater şarkısı için fazla gibi görünse de, öyle şahane yazılmış ki 12 dakika nakarat dönse dinlenir. Unexpect dinleyen insanım ben, dinlenir diyorsam dinlenir. Nakarat sonrası da hoş ve şarkının temasına uygun bir outro ile “höyt” diye bitiyor. Buna da 10 üzerinden 9 veriyorum, verdim. Aslında 10 verirdim ama cidden albümün kalanında akıl almaz manyaklıklar var, onlara 12 vermem gerekir o zaman.

This is the Life: Petrucci’nin özlediğim ve yollarını gözlediğim arpejlerinden biriyle ve akabinde olağanüstü duygusal mini solosuyla başlayan şarkı, albümde tırt introlu şarkı olmayacağının dördüncü kanıtı. Petrucci’nin başlattığı majör tema Rudess’ın piyano partisyonları ve slide tonları ile ilerliyor. James yıllar sonra sesinin karakterini “çaaaaaat” diye ortaya koyuyor bu bölümde. Sonra acımak nedir bilmeyen allahsız Petrucci çok da denemediği bir ölçü üzerinde gezinerek ciğerlerimizi ateşe veriyor. Daha önce bahsettiğim Rudess’ın şarkıların ortasında sapıtmaması olayını burada son derece güzel bir şekilde görebilirsiniz. Şarkı gayet melodik ve akıcı bir şekilde ilerlemeye devam ediyor. Dream Theater’ın bu şarkıları genelde insanı yormaz, This is the Life da bir istisna olmamış. Özellikle James Octavarium dönemindeki performansına ulaştıkça huzur veriyor. Böyle hafif atraksiyonlar, küçük melodiler ve en sonunda giriş arpejinin tekrarıyla şarkı sona eriyor. Bu tarzın son iki örneği olan Wither ve Repentance’tan çok daha dolu ve iyi bir şarkı. Yine de alışması oldukça sağlam bir kulaklık ve zaman istiyor. 10 üzerinden 8,5′i veriverdim.

Bridges in the Sky: Dinleyenler fark etmiştir, şarkı Children of Bodom konserine gitmiş 2 metre 73 santim boyunda bir sunta metalcinin brutal vokal denemesiyle başlıyor. Şaman şeysi de olabilir zira şarkının önceki adı The Shaman’s Trance. Ama ilk tahminimde ısrarcıyım. Sonrasında hayret derecede bir paradoksla kilise korosu moduna dönüyor olay. Neyse ki kafada dönen teolojik sorular Petrucci’nin neresiyle yazdığını çözemediğim kadar hayvansal girişiyle dağılıyor. Kısa süre sonra da şarkının bir dakikalık versiyonunda da dinlediğimiz “Dream Theater sertifikalı” rif emprovizasyonunu görüyoruz. Tam olarak anlamak için yine yarmış bir kulaklık gerektiren ağır ve aşırı karmaşık rif odaklı bölüm geçiyor, gidiyor. Ama sağdan soldan yağmur gibi akan Petrucci röhröhleri durmuyor, 5 dakika kesintisiz kafa sallama potansiyeli olan bir bölümü var 11 dakikalık bu şarkının. The Glass Prison’ın bitmeyen rif akışının teknik olarak bir seviye altında olduğunu söyleyebiliriz, zira o kadar net ve şarkıya oturan bölümleri herhangi bir şarkıda bulmak kolay değil.

Dikkat edilmesi gereken yer bu ağır bölümün The Shaman’s Trance’ın “trance” bölümüne gönderme olması. İbretlik bir gönderme, çünkü gerçekten de bir yerden sonra beyin “kanka ben biraz dolaşmaya çıkıyorum” diyerek uçup gidiyor. Ancaaaak, Rudess’ın “yeter lan rif!” şeklinde şarkıya tam ortasından kafa atmasıyla birlikte olay değişiyor. Bir anda çılgın Petrucci soloları, yardıraç hammond girişi, klasik ovuyiiii tadında Rudess solosu ve etnik soslu enstrümantal bölümlerle birlikte şarkı seviye atlıyor. Yine belirtmek gerekir ki bu şarkının da oldukça güzel bir nakaratı var. Şarkının içinde o kadar psikopatlığı algılamaya çalıştıktan sonra en sonda girdiğinde damacanayla uludağ limonata içmiş ekşi yazarı gibi oluyorsunuz. Şarkının girişinde duyduğumuz Children of Bodom fanının son böğürüşüyle şarkı bitiyor. Aslında bünyeyi duvardan duvara atma isteği doğuran bir Petrucci bombardımanı ile bitiyor ama orayı atladım. Tam olarak şarkıda ne döndüğünü çözebilmek için iki haftaya daha ihtiyacım var. Ayrıca Sacrificed Sons’ın çok çektiği “gereğinden fazla uzun olmak” sorunu bu güzide eserde de var. Ama bu haliyle bile 10 üzerinden 9′u hak ediyor. O yüzden veriyorum. Verdim. Dört kez dinlediğim albümü şu anda beşinci kez dinlememe rağmen daha yarısında fiziksel ve ruhsal anlamda yoruldum lan. Ayıp böyle albüm yapılmaz. İnsan dinleyecek dememişler allah ne verdiyse yüklenmişler.

Outcry: İşte yorumunu yapmayı asıl beklediğim şarkı. Çünkü o kadar dinlememe rağmen hâlâ benim kavrama sınırlarımın dışında duruyor. Yazarken çözebileceğimi umut ediyorum. Rudess’ın “omnisphere” ile fazla haşır neşir olduğunu bağıran bir giriş ve akabinde yine Petrucci’nin dinleyicinin akıl sağlığını hiç düşünmeyen patlaması ile başlıyor şarkı. Klasik Petrucci partisyonlarından biri sayılabilir artık bu rif örgüsü. Sonrasındaki rahatsız bölüm ile birlikte şarkı ilerlemeye başlıyor. Nakaratı bile acayip derecede takip edilemez durumda şarkının. Bir süre daha aksak ve tekin olmayan bir güzellikte ilerleyen şarkı yine Rudess’ın “senin rifini ısırırım” girişiyle boyut değiştiriyor. Dream Theater tarihinin en ekşınlı dakikalarına doğru ilerlerken Petrucci ile Rudess kâh birbiriyle atışıyor, kâh şarkının temasını destekliyor.

05:40′tan sonra başlayan bölüm, “Systematic Chaos”ta bile Paul Northfield’ın “la oğlum bi durun /caps/la!/caps/” haykırışıyla dizginlenen şizofren bölümlerin, artık önünün alınamadığı ve dakikalarca beyninizi şraaaak, şraaaak efektleriyle tokatlayan hali. İnsan dediğin organizmanın normalde böyle şeyler yapacak kudrette olmaması lazım, ama bu beşi bir araya geldi mi matematiksel sınırları bile zorladığı için zamanla alıştık. Hayvan herifler. Neyse, şarkının gelişme bölümü beş dakika falan sürüp bizi kullanılmış bir şekilde, bir paçavra gibi bir kenara attıktan sonra bitiyor. Sanki az önce hiçbir şey olmamış gibi sakin sakin ilerleyen bölüme bu dakikalarda öfkeyle bakıyoruz. Ulan benim başım dönüyor adamlar The Spirit Carries On’a bağlıyor sanki az önce sadece iki power chord basmış gibi. Basit partisyonlar yazıp dinleyicinin zekasına hakaret etmek yerine, dünya nüfusunun %99,6′sının ancak “lan, nolu.. lan!” şeklinde tepki verebileceği bir şarkı yaptıkları için saygı duyuyorum. Bu arada gelişme bölümü falan diyorum ama şarkının bitiş dakikaları da kendi içinde gelişiyor. Anlayın ne kadar hasta ruh ismail tadında bir şarkı olduğunu. 10 üzerinden 10, ayrıca üzerine jüri özel ödülü veriyorum.

Far From Heaven: Şükürler olsun ki kendisi bir ballad. Tıpkı Honor Thy Father ile beyin patlatan Train of Thought’un Vacant ile “Türksün sen, sana bişey olmaz, daha iki şarkı var” demesi gibi, Far from Heaven da kalan iki şarkının habercisi. Çok uzun uzun değerlendirmeye gerek yok aslında. Olağanüstü bir Dream Theater balladı daha. The Spirit Carries On’dan, Vacant’tan, Hollow Years’tan bir eksiği yok. James’in sesini kimseye değişmeyeceğimi tekrar hatırlatması yönünden iyi oldu. 10 üzerinden 8,5 verdim.

Breaking All Illusions: Geldik albümün kapanış şarkısına. Tıpkı Awake gibi albümü asıl kapatan şarkı başka, son şarkı başka bu albümde de. Scarred’ın rolünü almış Breaking All Illusions, gayet de iyi yapmış. Far from Heaven’dan sonra olağanüstü enerjik gelen bir girişle başlıyor şarkı. Tıpkı On the Backs of Angels gibi grubun kemik kitlesinin kendinden geçerek dinleyebileceği bir şarkı. Her zamanki Dream Theater çılgınlıkları dönüyor genelde. Asıl güzel olan ise şarkı kendi içinde konsept bir eser. Grup belli bir melodi etrafında açılabildiği kadar açılıyor ve dönem dönem geri dönüyor şarkı devam ederken. Petrucci önceki şarkılarda sertlik+teknik olarak kustuğu yeteneğini bu sefer sertliği hafif kenara bırakıp teknik açıdan uçarak göstermeye karar vermiş, yeterince uzun ve doyurucu bir başlangıçtan sonra ilerlemeye başlıyoruz. Bazen In the Name of God, bazen The Count of Tuscany hissi veren bu epik, altı kelime önce söylediğim gibi bir epik.

Açık konuşuyorum 03:38 ile başlayan bölüm iki gündür aralıksız beynimde dönüyor. O nasıl bir örgü, nasıl bir vokal uyumu, nasıl bir nasıl? O bölümü de salya akıtarak atlattıktan sonra Dream Theater tarihinin en coşkulu nakaratlarından birine denk geliyoruz. Konser ulan! Öhm, nakarat dedik, nakarattan sonra Learning to Live atmosferini iyiden iyiye damardan vermeye başlıyor Rudess. Bir süre açıklayamayacağım derecede güzel şekilde unisonlarla, dur-kalklarla ilerleyen şarkı Petrucci’nin “açılın ben virtüözüm” solosuyla sakinleşiyor. O solo devam ettikçe ediyor, biz kendimizden geçtikçe geçiyoruz, ve olağanüstü kaotik bir köprü ile sahneyi Rudess’a bırakıyor. Söylemem lazım ki hangi dakikasında olursa olsun akıp giden bir şarkı, eski Dream Theater şarkıları gibi. Şarkı içinde kaybolup gitmek için herhangi bir şey yapmaya gerek yok, o götürüyor zaten. Rudess coştukça coşarken sonlara doğru yaklaşıyoruz, senfonik vurucu bölümler iyice ön plana çıkmaya başlıyor. Öyle de bitiyor. 24 dakikalık Dream Theater şarkılarını ne kadar özlediğimi farkediyorum, bir dahaki albüme diyorum. 10 üzerinden 10 veriyorum.

Beneath the Surface: Yorumunu istesem de yapamayacağım bir şarkı. Her Dream Theater albümünün bitişine üzülürüm ama bu bildiğin parçalıyor. 10 üzerinden 10 yine.

Bütün bunlardan sonra genel değerlendirmem çok farklı olmayacak şarkı değerlendirmelerinden. İlk dinlenişte kesinlikle kendisini diğer Dream Theater albümleri kadar sevdirmeyecek, onu bilerek dinleyin. Ciddi şekilde rif bazlı bir his veriyor ilk bir iki dinlemede. Sonra yavaşça senfonik düzenlemelerin, Myung’un, James’in bütün şarkılarda ne kadar güzel durduğunu farkediyorsunuz. Yeni Dream Theater efsanesi Portnoy güdümlü hiçbir albüm olamazdı, Petrucci ve Rudess en sonunda kendi efsanelerini yaratmaya karar vermiş. Ve başarılı olmuşlar. Special edition versiyonunu amazon’dan pre-order olarak sipariş verdim, param yetse deluxe edition box set siparişi verirdim. Verilen her kuruşu ve geçirilen her saniyeyi hak eden bir albüm olmuş. 10 üzerinden 9.

Van Gobbel

9/10
Albümün okur notu: 12345678910 (8.10/10, Toplam oy: 279)
Loading ... Loading ...
etiketler:
  Albüm bilgileri
Çıkış tarihi
2011
Şirket
Roadrunner
Kadro
John Myung: Bas
John Petrucci: Gitar, geri vokal
James LaBrie: Vokal
Jordan Rudess: Klavye
Mike Mangini: Davul
Şarkılar
1- On the Backs of Angels
2- Build Me Up, Break Me Down
3- Lost Not Forgotten
4- This is the Life
5- The Shaman’s Trance
6- Outcry
7- Far From Heaven
8- Breaking All Illusions
9- Beneath The Surface
  Yorum alanı

“DREAM THEATER – A Dramatic Turn of Events” yazısına 58 yorum var

  1. dice says:

    kotunun iyisi bi album, o kadar iyi oldugunu dusunmuyorum

  2. b says:

    yıllardır deyip duruyoruz değişim değişim diye ama sanırım değişim bu grup için pek iyi olmadı. çoğu kişice eleştirilen “six degrees…”, “octavarium”, “black clouds…” gibi albümler gösterdi ki dream theater kendi kimliğinden iyice sıyrıldı. bu son albümde de eski sounda dönme girişimleri epey fazla ama bu sefer de sorun bestelerde. ditekt yazayım albümü pek beğenmedim. iyi yanları var ama sadece o kadar. her şey tem değil eksik bir şeyler var ama ben bunları dile getiremiyorum.

    grubun bu son albümünde eski tarzına dönmesi iyi bir şey fakat daha önce de dediğim gibi bestelerde bitiyor her şey. son 4 albümde tahammül edemediğim o fabrikasyon gitar tonlarını petrucci bu albümde yine kullanmış. build me up, break me down gibi saçma sapan bir şarkı ne arıyor bu albümde anlamak mümkün değil. ya labrie’ın performansı? çok düşündürecek bir konu. bu albümde yanıltıcı şeyler var o da rudess’in klavyesi. adam metropolis’teki o tonları kullanmış ve albüm birden eski tarz oluvermiş böyle bir şey olamaz. gitarlara bakın hep aynı aynı duygusuzlukta. yalnız on the back of angels ve beneath all surface’deki duygusal sololara bir şey diyemem. albümün 4 uzun şarkısından ikisi olan bridges in the sky ve outcry’daki zorlama kompleks yapıya ne demeli? evet, dream theater bu yönüyle hiç dinlenmiyor ve son albümlerde hep bunu yapıyor. çok zorlama kompleks bir yapı mevcut bu iki bestede. yani progresif olsun diye karmaşıklık yaratılmış ve bu da duyguyu iyice ezmiş. insan bunu hemen hissediyor. yalnız bridges in the sky’ın sonlarındaki oryantal yapı, petrucci’nin solosu, rudess’in klavyesi hiçte fena değil, ilginç denemeler mevcut ama yalnızca bu kadar.

    mangini’yi başarılı buldum yani ortalamanın üstünde iyi iş çıkarmış. ritim gitarlar çok rahatsız ediyor ve dediğim gibi ruha pek dokunmuyor. symphony x’in son albümündeki gibi bomba rifler yok aksine daha gereksiz tonlar kullanılmış. efektler çok rahatsız ediyor. as i am gibi gereksiz şarkılardaki tonlar gibi olmuş. breaking all illusions ve beneath the surface bu albümün en iyi besteleri. kusursuz çalışmalar bence. onun dışında lost not forgotten ve this is the life’da duygu dolu şarkılar. this is the life’ın başlangıcındaki petrucci hep öyle olsa keşke, müthiş çalmış. diğer bestelerde ise şurada burada olmamış yerler çok. eskiyi anımsatıyor diye kimse aldanmasın aksine son 4 albümde kullanılan duygusuz ve zorlama yerler çok fazla bu albümde. keşke daha çok üzerinde durulsaymış ya da beklenilseymiş, çok aceleye gelmiş gibi duruyor. ben en fazla 7 veririm fazlası bayağı lüks kaçar. onu da zorlamayla verdim.

    kritiği yazanın eline sağlık.

    nordson

    @b, duygusuz derken neyi kastediyorsun ya groove bölümler iyi bence, ekşınsal’ nonefective yerler yok bence dolu olmuş bu sefer

    b

    @nordson, duygusuz derken müziğin çok yoğun olduğu yerlerden bahsediyorum. yani black clouds albümündeki a rite of passage’daki o yoğun yerler gibi… dinleyemiyorum kulaklarımı çok yoruyor öyle tonlar. ama size öyle gelmeyebilir. iyi çalınmış olabilir tabii ama iyi çalmak yetmiyor, bana duygulu gelmiyor fabrikasyon işi gibi geliyor, formulize.

    oh yes!

    @b, bu kadar iyi anlatılmazdı sanırım

    blackroseimmortal

    @b, 100′de yüz katılıyorum…

    nepenthe

    @b, kesinlikle katılıyorum, gerçi ben o ”eksik olan sey” ‘in Awake albümünden beri eksik olduğunu düşünüyorum. (aradaki SFAM hariç). Özellikle de SFAM sonrası uzayan parça yapıları, azalan duygusal bütünlük ile DT bambaşka bir grup haline geldi. Hele Octavarium’dan sonra grubu hiç dinleyemez hale geldim. Bunun nedenide @b’nin de dediği gibi duygusuz ve zorlama kısımların çok fazla olması. Evet bu albümü en azından son 3 albümden çok daha dinlenebilir buluyorum ve 7 puanı hakettiğini düşünüyorum ama Awake ve Images@words ile karşılaştırılmasına hatta Awake den daha fazla puan verilmesine ben de şaşıyorum.

  3. Wildchild says:

    Petrucci bile bu kadar övemez heralde :) 7 alır benden.

  4. nordson says:

    4den aşağı verenler var. biraz makul olun yahu. hah, pardon hatırladım ‘troller’di onlar.
    7/10

  5. Kemal says:

    Album cok net sekilde Train of Thought tan beri gelen en iyi album. Ozelikle son 3 albume kiyasla entrumental kisimlarin duzenlemelerinde bariz bir gelisme var. Benzer sekilde Labrie yede bir haller olmus kendine ceki duzen verip cok guzel nakaratlar ve vokaller yazmis bu albume (sadece On the Backs of Angels sarkisindaki vokal melodileri biraz siradan)

    Genel olarak albumde uzerine “ugrasilmis” hissi var, son DT albumlerinde bu buyuk oranda yoktu diye dusunuyorum. Bayadir arka planda takilan Myung bile bu albumde hem partisyonlar hemde soz yazimi olarak one cikmis (ah bir de solo atsa..)

    Ozellikle “Bridges in the Sky” ve “Breaking All Illusions” rahatca grubun klasikleri arasina girecek bence.

    Bircok DT fani gibi bende grubun son yillardaki halinden memnun degildim. Portnoy un gidisine bu yuzden biraz sevinmistim grup kendine biraz ceki duzen verir diye. Ne mutluki tam tahmin ettigimiz gibi oldu ve bomba bir album geldi. Artik tek temennimiz bu yukselisin devam etmesi ve grubun ikinci altin cagina girmesi.

    Albume notum 9/10. Bu kadar ovguye biraz az gelmis olabilir, o yuzden diger albumler icin notlarimida yazayim:

    When Dream and Day Unite – 6
    Images and Words – 9.5
    Awake – 8
    Falling Into Infinity – 8.5
    Scenes From A Memory – 10
    Six Degrees of Inner Turbulence – 9
    Train of Thought – 8.5
    Octavarium – 4
    Systematic Chaos – 5
    Black Clouds and Silver Linings – 5

  6. Kıvanç says:

    Ben açıkçası baya sevdim bu albümü doğal olarakta 9′u bastım.

  7. Gençay says:

    Ya söyleyemeden edemedim; bu albüme 9 vermek bilmiyorum, kibar bir şekilde ifade edeyim, çok fazla abartılı. Tek tek şarkı şarkı didiklersek elbette iyi şeylerin bulunabileceği bir albüm bu, ama bütüne bakarsak artık Dream Theater’ın yaratıcılığını iyiyden iyiye kaybettiğinin yegâne bir örneği. Sevenlerin kendi taktiridir açıkcası elbette, ama bu albümü progressive müzik adı altında dahi değerlendiremiyorum şahsen ben. Oldukça vasat, yaratıcılıktan uzak, bir o kadar da sıkıcı bir albüm. Dream Theater’ın ciddi ciddi, beceriksizce kendini, eski dönemlerini taklit ettiği bir albüm. Ve hayır şu Image & Words durumundan bağımsız bunu söylüyorum. Bu kadar yetenekli adamların, bu kadar üst düzey müzisyenlerin elinden çıka çıka bunun çıkmasını ben pek kabul edemiyorum. Bu düşüncelerimin puan bazlı karşılığı da en fazla 3 falan olur.

    nordson

    @Gençay, yanlışlardasın

  8. Junkie Ghoul says:

    bu albümü kötüleyenler var. şaka gibi arkadaş, o mâlum 3 rezil albümü dinleyin sonra ADTOE’ı dinleyin. mis gibi albüm valla, özellikle Breaking All Illusions tam bir hayvanlık.

    Petrucci: Yıllar sonra en iyi sololarını atmış adam. ellerinden öperim. (Portnoy gidince boşaldı adam, e haklı)

    James LaBrie: Beklediğimin üstünde bir performans sergilemiş. Adamın sesinde bi iyileşme bi güzelleşme var takdir edilesi.

    Mike Mangini: Bak böyle öküz gibi bir baterist almışsın gruba, neden 2. plana atarsın arkadaş? Cidden bateriler daha ön planda olsa tapılırdı bu albüme. Ben Mangini’yi gruba alsam etinden sütünden iyice yararlanırdım.

    Rudess: La bi siktir git.

    Myung: Hiç değişmedi çekik gözlüm. 7′sinde neyse 70′inde o.

  9. Aeonian_Lich says:

    6.5 / 10. Bu adamlar da sony kulaklıklar gibi, adları efsaneleşmiş ne çıkarsalar bayılan ciddi bir kesim var. Halbuki şu adamların son 4 albümünü havada karada kertecek o kadar iyi albümler / gruplar çıktı ki.

    geceleri_esen_terör

    @Aeonian_Lich, birkaç örnek verebilir misin o albümler / gruplara? edinelim hemen..

    Aeonian_Lich

    @geceleri_esen_terör, Haken – “Aquarius” ve “Visions”, Illusion Suite – “Final Hour”, Kingcrow – Phlegethon”, Vanden Plas – “Seraphic Clockwork” ve “Christ 0″, Magic Pie’ın 3 albümü de, Hourglass – “Subconcious” ve “Oblivious To The Obvious”, Symphony X – “Iconoclast”, Thought Chamber – “Angular Perceptions”, Shadow Gallery – “Digital Ghosts”, Royal Hunt – “X”, Darkology – “Altered Reflections”, Pagan’s Mind’ın albümleri.

    Eminim daha çok vardır bunlardan. :)

    Aeonian_Lich

    @Aeonian_Lich, Unutmadan, Sun Caged – “The Lotus Effect” de canavar. Sons Of Seasons – “Magnisphyricon” da baya başarılı.

    geceleri_esen_terör

    @Aeonian_Lich, teşekkürler, yavaş yavaş edinmeye başlayayım. bunlar beni uzun süre idare eder.

    bu albümü gayet beğenen biri olarak, bakalım daha iyi albümler nasıl oluyormuş..

    dodothebird

    @Aeonian_Lich, bu mantıkla yaptığı müziğin tanımında “progressive” ibaresi geçen her grup dt’den daha iyiymiş anladığım kadarıyla sfs. pagan’s mind falan denmiş bi de, hani onu görmesem yine sessiz kalacağım. ama tabii ne demişler, ZEVKLER VE RENKLER TARTIŞILMAZZZZZZ sdfs eyv.

    Aeonian_Lich

    @dodothebird, Tuhaf aksanı, garip sesli harf telaffuzları dışında hiçbir özelliği baki kalmamış bir vokalisti övme falan da çok rastlanan şeyler.

    Ayrıca “bu mantıkla” derken, kendi mantığından bahsediyorsun sanırım. Ben son 10 yılda çıkmış, dinlediğim 100′lerce grup arasından birkaç örnek verdim. Ülke olarak “sanmayalım” birşeyleri, mesela şekil a’da aklıma gelen her grubu/albümü sayıp döktüğüm “sanılmasın”. :)

    dodothebird

    @Aeonian_Lich, “bence sen [herhangi bi hakaret koy buraya]sın” a gidiyo senin dediğin zaman olay. orada mevzubahis “mantık” da belli, her bişey belli gören gözler için. argümanını hiç beğenmedim ve ülke falan demişsin oraları da hiç anlamadım. lütfen siteden çıkışımı veriniz arkadaşlar! dsfs

    Aeonian_Lich

    @dodothebird, Argümanımı beğenmek ya da beğenmemek değil bence olay, sen aklıma gelen her prog albümünü saydım “sandın” (ülke dokundurmasında bu “sanmalar” vardı) ben de yüzlerce belki 1000 tane son 10 yılın prog albümü içinden birkaç tane saydığımı açıkladım. Argümanımı değil, Pagan’s Mind’ın son albümünü beğenmemiş olabilirsin en fazla, ya da ek olarak birkaç albümü/grubu daha. dsfs

    saw you drown

    @Aeonian_Lich, symphony x in en iyi albümü dt’in en kötü alübmüdür.nokta.

    Aeonian_Lich

    @saw you drown, Syx – The Odyssey albümü öncesinde senin gibi düşünenler çoğunluktaydı, şimdi ise baya azınlıktasınız. Kaldı ki ben The Odyssey’den önceki iki albümü çok daha fazla severim, kendi fikrimden bahsetmiyorum yani.

    saw you drown

    @Aeonian_Lich, duygusal olarak symphony x’e bağlı olabilirsin saygı duyarım.bende yerin dibine koyamam zaten symphony x’i.ama şu bir gerçek ki son albümlerinde her ne kadar eski dream theater standartlarını yakalayamamış olsalar da dream theater diğer birçok progresif metal ve heavy metal grubunun hayal bile edemeyeceği albümleri yapmıştır.senin de bunu kabul etmen lazım.

    Aeonian_Lich

    @saw you drown, Sana o kadar farklı açılımlarda cevaplar verebilirim ki, ama kısa keseyim.

    1.si: Öncü olmak en iyi olmak anlamına gelmez, bir babanın oğlundan üstün olmayacağı gibi. En iyi eşittir en popüler ise senin için, bu senin bakış açındır.
    2.si: DT hayal gücü ve dünyevi konular temelli müzikler yaparken, SYX daha uhrevi ve uzaysal konseptler işler. Bir Scenes From a Memory ve V albümlerini kıyaslarsan, bu çok sığ bir kıyaslama olur. İş müziğe gelirse zaten bambaşka görecelilikler olur.
    3.sü: Sanat yapıtlarının asıl değeri belki yüzyıllar sonra yerine oturur. Zamanına hitap eden nice sanatçılar daha sonra unutulmuş, hiç adam yerine konulmamış nice sanatçılar yüzyıllar sonra dahi olarak anılmaktadır hala. Ben SYX öyledir demiyorum. Ama sanat tarihi öyle olabileceğini söyler.

    Son olarak da bana faşist dedin ama ikidir kendin faşistlik yapıyorsun, farkında değilsin. Kabul etmem lazım ha? Ha paşam. Emrin olur.

    saw you drown

    @Aeonian_Lich, öncelikle sana faşist dediğimi hatırlamıyorum.kendimde faşistlik yapmıyorum.nerden çıkardın anlamadım.sırf dream theater öncü ve biraz popüler olduğu için mi beğenmiyorsun bi sormak isterim yani.haklısın adam yerine konulmamış nice müzisyen dahi olarak anılabilir.ama lütfen fakir fukara edebiyatı yapma.syx’i adam yerine koymayan mı var.sadece dream theater’in müziğini çok küçümsediğini sezdim.benim tepkim bu sadece.

    Aeonian_Lich

    @saw you drown, Dream Theater’ı küçümsemiyorum, sadece kendimce değerini veriyorum. SFAM ve Awake albümlerine… taparım bile derdim eskiden, ne diyosun. :D Yani demeye çalıştığım, DT ve SYX’i kıyaslamak, belli bir çerçevede yapılabilir. Ama dinamikleri çoğaltırsan Hababam Sınıfı ve Gora’yı kıyaslamak kadar da abesleşebilir.

    Beni tam olarak anlamanı beklemiyorum, ama sanatçılar bir tarafta ne yapsa tapan diğer tarafta ne yapsa beğenmeyen dinleyici kutuplaşmalarından sıkıldılar. Ben de bunu seziyorum. :)
    Neyse uzatmayalım, (faşistlik ve fanatizm demiştin ya SYX Damnation kritiğinin yorum kısmında, kabul etmen lazım gibi şeyler daha faşistçe yani aslına bakarsan. Fakir fukara edebiyatı neymiş yahu. :D)

    saw you drown

    @Aeonian_Lich, aşağılık kompleksi altında yapılmış bazı değerleri arsızca savunmaya fakir fukara edebiyatı denir.bu arada sen uzaylı falan mısın seni neden anlamayayım ki böyle şeyler söyleyerek tartışmadan kaçamazsın.söyleyecek başka bahaneler bul.

    Aeonian_Lich

    @saw you drown, İlle beni Sinan Sağıroğlu’na bağlatacaksın yani :D

    Yauu tamam, en büyük grup Dream Theater tamam. Symphony X grup bile değil tamam yauu. :D

    saw you drown

    @saw you drown, estağfirullah.symphony x te değer verdiğimiz sevdiğimiz harika bir grup.

    youngling

    @geceleri_esen_terör, bence symphony x – iconoclast fazla sevmem dedim symphony x dinleyip dinleyip uzun süre dinlemeye ara verdiğim bir gruptu ancak iconoclastla yarmışlar resmen.

  10. Birtan says:

    güzel bir albüm. albümde en keyif aldığım parça breaking all illusion en kötüsü de on the back of angels.

  11. blackroseimmortal says:

    dt’nin son albümlerine oranla gayet iyi ama 8′i hakedecek kadar iyi değil, b çok iyi özetlemiş konuyu kutluyorum kendisini…

  12. b says:

    bir de bu albüme çok yüksek puanlar veriliyor bunu görüyorum ama images and words’ e de awake’e de aynı puanlar veriliyor. ben bu olayı pek çözemedim. o iki klasikle aynı değerde mi bu albüm?

    dodothebird

    @b, “fazla gaza gelmiş dt fanboy’u olmak” durumundan mustarip o dediğini yapan arkadaşlar kanaatimce. images&words nere, awake nere bu albüm nere yahu. evvelden birtakım başka mecralarda dile getirdiğim gibi train of thougt ve sonrası bazında bayağı derli toplu, değerli bi albüm bu. yoksa bi sdoit bile (bile!?) her türlü ezer.

  13. b’nin yorumuna katılıyorum. Dream Theater’da uzun süredir hissedilen fabrikasyon mentalitesi bu albümde de mevcut. Şahsen bir Pull Me Under, hatta bir Peruvian Skies bile beklemiyorum artık, ama kafamın bir köşesinde hep duran “herhangi bir Dream Theater albümü işte” düşüncesi, son bilmem kaç albümdür devam eden ve “progressive metal album generator” şeklinde işleyen Dream Theater’ın, artık elindekilerin tükendiğini düşünmeme ve sanki ciddi anlamda hayran bırakacak bir albümü bir daha hiç yapamayacaklarmış gibi hissetmeme yol açıyor.

    Olağanüstü müzisyenlerden bahsediyoruz evet. İsterlerse 2 ayda 1 albüm çıkarabilecek kadar yetenekliler, ama ya artık hakkaten olayı bir iş olarak görme hali sanatsal yaratıcılıklarının çok önüne geçti, ya da yıllar ilerledikçe daha iyi örneklerini gördüğümüz progresif metali biz de kanıksadık ve artık ne yapılırsa yapılsın “o kadar da” etkilenmiyor veya ister istemez kendimizi “eee biz zaten duyduk bunları” şeklinde düşünmeye itiyoruz.

    Bu sene çıkan ve gerçekten iyi bir progresif metal albümü dinlemek isteyenlere Arch/Matheos – Sympathetic Resonance’ı öneririm.

  14. Kemal says:

    Albumu begenen kesime baya bir laf edilmis :) Tabiki herkesin kendi dusuncesidir saygi duyarim. Yinede bir iki seyi aciklama geregi hissettim,

    Albume benim yuksek not vermemdeki ana sebep belki de son 3 albumun yerlere dusurdugu beklentiler olabilir. DT fanboyu olsam o albumlere de bir sekilde yuksek not vermek icin kilif uydururdum ama gercekten sikici ve ruhsuz albumler.

    Fakat bu albumu o albumlerle ayni kategoriye koymak cok buyuk haksizlik diye dusunuyorum. Altini cizerek soyluyorum ozellikle enstrumental kisimlarin duzenlemesinde bariz bir gelisme var, adamlar oturup kafa yormus belli (bundan onceki 3 albumun aksine). Ilk dinlememin uzerinde 1 ay gecmis olmasina ragmen hala ara ara canim albumu istiyor, son DT albumleri hic boyle bir his uyandirmamisti.

    Grubun olayi artik 3 asagi 5 yukari belli, bu saatten sonra progresif muzik adina yeni bir devrim yaratacak degiller. Benim beklentim albumde minimum derecede cop sarki bulmak (ki sadece tek cop sarki var o da Build Me…, Octavarium albumunde bu rakam 4-5 ti), ve guzel enstrumental kisimlar duymakti. Bu acidan da beklentimi fazlasiyla aldim. Daha da onemlisi bence bu album grubun gelecegine dair umit veriyor, efsane bir sey yapamasalar bile en azindan son 3 albumdeki batakliga bir daha dusmezler diye dusunuyorum.

    Images&Words ve Awake le nasil ayni puani alir olayina gelince. Acikcasi albumleri degerlendiriken sadece ve sadece dinlerken aldigim zevke bakiyorum. Albumun progresif metal tarihindeki onemi neymis, kac grubu etkilemis vs. beni pek ilgilendirmiyor. Bu albumu dinlerken de sik sik referans olsun diye arada eski DT albumlerini de dinledim ve acikcasi arada daglar kadar fark oldugunu dusunmuyorum (SFAM ayri, o hakkaten cok farkli bir album)

    Her neyse, begenmeyenlerin neden begenmedigini de cok iyi anliyor ve saygi duyuyorum. Fakat bunda en buyuk payin Ahmet in dedigi gibi progresif muzik adina son 10 senede cok iyi albumlerin cikmasi ve olayin artik eskisi gibi DT nin tekelinde olmamasinin payi var bence. Bu albumu dovecek onlarca album oldugu konusuna da itirazim yok.

    Her neyse asil demek istedigim sey, bir albumu begendi diye insanlara lutfen “progresif metal cahili” ya da “fanboy” diye etiketler yapistirmayin lutfen, bence bu sitenin tartisma seviyesi bundan cok daha yuksek olmali.

  15. b says:

    bu albüm tabii ki bir train of thought’dan ya da systematic chaos’dan falan çok iyi özellikle sound açısından. hani keşke bir eskiye dönüş olsa da zevkle dinlesek denir ya işte ondan ama yine de tam anlamıyla yaşayamıyoruz. bir de açıklamak istediğim bir şey var. bazı dinleyici arkadaşlar (buradan değil bilimum müzik forumlarından) yenilik, değişim diye diretiyor. yok efendim bir grubun müziği sürekli değişmeliymiş farklı farklı albümler çıkarmalıymış gibisinden düşünceler dönüp duruyor forumlarda.

    özellikle de dream theater’a toz kondurmayan bazı kesim tarafından çokça yapılıyor. yahu bu dream theater ne pain of salvation gibi her albümünü cesurca müzikalite yönünden köklü bir biçimde değişitrebilir ne de devin townsend gibi uçuk albümlerle karşımıza çıkabilir. bu adamların progresif metal kisvesi altında yapacağı en farklı albümler six degrees ya da black clouds gibi albümler olabilir onun dışında kimse bu topluluktan trip hop ritimleri olan besteler ya da elektronik yaklaşımlı albümler beklememeli.

    dream theater’ın bize kanıksadığı bir soundu var ve adamlar o sound üzerinde pekala yeni bir şeyler üretebilirlerdi yani awake’i daha da geliştirebilir images and words soundunda içeriğinde çok farklı melodiler kullanıp bizi ters köşeye yatırabilirlerdi ama öyle olmadı direkt sound değişikliğine gittiler ve çokça eleştiriye uğradılar. bir pain of salvation sound değşikliğine radikal yönden girip “be” albümünü yapabilir, “scarsick”i yapabilir bu onların müziğinin ne kadar da modern yapılarda olduğunu gösterir. ama dream theater’ın müziği bana göre geleneksel kalıplara bağlı olduğu için içerisine çok radikal soundlar, tonlar yerleştiremezsiniz, ha yerleştirirsiniz ama çok sırıtır. ki bunun örneğini systematic chaos, octavarium ya da black clouds gibi albümlerde gördük bana göre ters tepti.

    dream theater’ın neden geleneksel kalıp müziklerden beslendiğini de şöyle açıklayabilirim. petrucci, rudess genellikle caz ve klasik müzik gamlarından çokça yararlanır ve bu da kendilerinin oluşturduğu müziği iyice klasikleştiriyor ciddileştiriyor. içerisine elektronik elementler soktuğunuz zaman iyice sırıtıyor. pain of salvation’ın progresif yapısı ne kadar meodenliğe açıksa dream theater’ın ki de o kadar kapalıdır. işte ben bunu insanlara anlatamıyorum. anlatınca da saçmalıyosun diyorlar. bana göre böyle. isteyen katılır istemeyen katılmaz benim düşüncem budur. yani sonuç olarak a dramatic turn of events konusunda çok daha iyisini yapabilirlerdi. en az 1 sene bekleseler ve besteler üzerinde daha fazla çalışsalardı bu olurdu.

    bakın bridges in the sky’ın en sonlarındaki o oryantal yapı bana göre albümün tepe noktasıdır. petrucci’nin oradaki solosu keza rudess’in solosu… iste kendi klasik soundları içerisinde yenilik yaratmak budur, yoksa gidip saçmasapan soundlar denemek değil. keşke onun gibi melodilerle dolu olsaydı albüm de her zaman zevkle dinleseydik. teşekkürler okuduğunuz için.:)

    Kemal

    @b, Soylediklerine cok buyuk oranda katiliyorum. Usenmeyip bu kadar detayli bir sekilde dusuncelerini yazdigin icin de tesekkur ederim.

    Aynen dedigin gibi DT “progresif” muzik yapan bir grup ama fazla “deneysel” bir grup degil, yapisi geregi buna kapali. Yinede ben albumden melodi ve solo olarak bekledigimi fazlasiyla aldim, belki de begenme esigim daha dusuk bilemiyorum :)

    Bence grubun yenilige cok fazla acik olmamasindaki bir sebepte grubun ciddi anlamda besteleri “ortak” yapiyor olusu ve grupta gercek bir “lider” bulunmamasi. Bahsettigin POS ve Devin Townsend Band sonucta tek adam odakli gruplar, muzigin yonunu radikal sekilde degistirmek onlar icin cok daha kolay oluyordur diye tahmin edyorum.

  16. Milky Flames says:

    @b, suan yapabileceklerinin (hayalguclerini, tekniklerini, becerilerini siralarsak) en iyisi yapmislar. hatta 21.yuzyilin en iyi Dream Theater albumu diyebilir. ama sen onlardan bir Images and Words, Awake yada Memory beklersen tatmin olamazsin.

    b

    @Milky Flames, ben onlardan bir images and words ya da bir awake beklemiyorum sadece daha tatmin edici bir albüm bekliyorum. zorlayıcı melodilerin kafamda dolanmadığı rahatça dinleyebileceğim, dinlerken albümün tamamını dinleyeceğim, şarkı şarkı atlamayacağım bir albüm beklerdim. bu saatten sonra onlardan bir klasik bir albüm daha gelmez bu belli ancak daha derli toplu bir şeyler yapabilirler. bakın arch/matheos’a, bakın sun caged’e, bakın symphony x’e neler yapıyor adamlar. sun caged son albümünü yaparken ben onlardan ilk albümdeki gibi süper besteler gibi şarkılar istememiştim, yine aynı şekilde symphony x son albümünü yaparken divine wings of tragedy’deki gibi üst kalite şeyler beklemezdim ama adamlar şaheser şeyler çıkartmışlar ama bunu belli ki prog metalin en iyi addedilen topluluğu yapamıyor. artık ne yapacağız, dinlemek isteyenler dinleyecek dinlemek istemeyenlerse dinlemeyecek bu kadar basit.

    Gençay

    @b, Şu yazdığına aynen katılıyorum. Özellikle “dinlerken albümün tamamını dinleyeceğim, şarkı şarkı atlamayacağım bir albüm beklerdim” şeklinde özetlediğin durumu Dream Theater’ın artık karşılayamaması, grubun son dönemlerini özetleyen en mühim sıkıntısı. Yani burada da, başka platformlarda da yazılan çoğu yorumu okudum albüm hakkında, varsa yoksa çalınan sololardan, 1-2 dakika süren güzel pasajlardan, kısaca belli yerlerdeki belli şeylerden bahsedilip duruluyor. E hani albümün geneline yayılması gereken akıcılık, bütünlük? Adamlar bu konuyu en iyi icra eden müzisyenlerden oluşuyor, dünkü çocuk da değiller ki? Yaratıcılığın eksildiği, işi icraya ve bir bakıma müzikal bir ameleliğe döktükleri sürece şahsen Dream Theater’ın elle tutulur hiçbir yanı olmayacak benim gözümde. Petrucci’nin solo atarken bastığı her notadan ayrı keyif alan dinleyici kitlesi elbette Dream Theater’ın son döneminden de keyif almasını bilecektir, buna da bir lafım yok. Fakat bir albüm hakkında konuşurken albümün genelinin yarattığı hissiyatı da gözden kaçırmamak gerek bence.

  17. Deniz Can Karaca says:

    4 etmez.

    Junkie Ghoul

    @Deniz Can Karaca, peki buradaki herkes albümü övse, gene yorumun aynı olacak mıydı ? albümü bir kere baştan sona dinlemediğine her türlü bahse girerim

    Deniz Can Karaca

    @Junkie Ghoul,

    boş adam diilim o kadar da ya, kırdın beni.

    http://www.pasifagresif.com/2009/07/dream-theater-black-clouds-silver-linings/

  18. Junkie Ghoul says:

    ”This is the Life” albümdeki açık ara en iyi ballad

    Emperor kaan

    @Junkie Ghoul, Ballad olarak beneath the surface en mükemmeli

  19. Emperor kaan says:

    en uzun kritik sitede gördügüm.yazanin eline saalık.didik incelemis adtoe>i

    Ahmet Saraçoğlu

    @Emperor kaan,

    http://www.pasifagresif.com/2010/04/solution-45-for-aeons-past/

    Knn

    @Ahmet Saraçoğlu, Buda iimiş ama gereksiz yere 10 15 tane resim konup paragraflar parca pincik edildigi destansi uzunlukta havaya girmi$

  20. Utku says:

    ek$i sozukte birisi ‘adtoe en iyi dt albumu’ demi$. ona selamlarimi yolluyorum.

    bencede en iyi DT albumu (azinlik otesiyiz)

    saw you drown

    @Utku, Marjinallik mi cool olma çabası mı bilmiyorum ama buna kendinizin de inanmadığını biliyorum.

  21. MARDUK says:

    Fazla haşır neşir olmadığım bir grubun kanımca en iyi albümü.

  22. birazbelkientel says:

    bütün dream theater albümlerini hatmetmiş ve dt hayranı olarak bu albüm mükemmel derim , çok rahat 4 tane dt hiti bulunmakta.puan olarak soloları sevmediğim için 10/9 veriyorum.

    şurada progresif dinleyicisi olmayan nerdeyse yok ama hala progresif müziğin ne demek olduğunu anlayamamışız , ne bileyim hala eski albümler gibi değil deniyor , eski albümler gibi bir şeyler yaparlarsa bu adamlar progresif müzik yapmıyor demektir.

    baha

    @birazbelkientel, peki ne yapıyor demektir. senin mantığınla gidersek gruba kişilik kazandırmış albümlerini siler atarız. bu da pek mantıklı olmaz. bu albümle dream theater dream theater olmamıştır, daha öncekilere bakmak gerekir. eskisini tanımıyorsanız zaten size konuşmak düşmez.

  23. Greenlandic says:

    Bu albüm incelemesi normal bir kafayla yazılmamış. Albüme gelirsek 7 puanlık bir çalışma.

Yorum Yazın

*

"Yaptığım yorumlarda fotoğrafım da görüntülensin" diyorsan, seni böyle alalım.
Pasif Agresif, bir Wordpress marifetidir.