Hiçbir zaman içi boş şarkılar yazan bir grup olmadı Porcupine Tree. Yaptıkları tüm şarkılarda öne çıkan öge müzikal değil, temasaldı (Wedding Nails gibi enstrümantal şarkılarda bile bence). Bir sürü konuyu ele almalarına karşın “modern yaşamın beraberinde getirdiği zorluklar” ve “gençlik” temaları, neredeyse her albümlerinde yer buldu (Every Home is Wired, The Creator Has a Mastertape, The Sound of Muzak vs.). Ancak bu sefer albüm içinde bahsedilmekten öte bu iki konunun, albümün ana konsepti olarak belirlendiğini görüyoruz.
Aslında yeni bir konu değil bu işlenen. Daha önce birçok grubun bu gibi konuları işlediğine tanık olduk, hatta resmen bir piyasa oluştu diyebilirim. Ancak bu albüm, bu piyasa içindeki diğer albümlerde bulunmayan, bulunsa bile yapmacık görünen bir öge içeriyor. Samimiyet. Samimiyet derken “Gençler, sizin yanınızdayız. En genç grup biziz bence” imajını kastetmiyorum. Şöyle ki, uzun zamandır unutulan bir şeyi gerçekleştiriyor Porcupine Tree. Gençler “için” söz yazmak, onlar için konuşmak yerine, gençleri, hatta bu albüm ile hitap ettikleri genç kitlesini temsilen bir genci konuşturuyorlar. Protest, aykırı, kızgın bir tavır değil. Aynı o gençler gibi olan biri. Bipolar, kararsız, sıkkın, sevinçsiz. Kendi kendine sorun yaratan değil, cidden sorunları olan bir genci. Bunun için de mükemmel örneği bulmuşlar gibi.
Albümdeki ana karakter, Bret Easton Ellis’in “Lunar Park” kitabındaki 11 yaşındaki Robby adlı çocuk. Kendi ağzından, kendi hikayesini dinliyorsunuz. İlginçtir, kitaptaki anlatım babanın ağzından yapılıyor. Ayrıca, albümdeki sözlerin bir çoğu (özellikle My Ashes adlı parça) kitaptan alıntılar içeriyor. Açılış parçası Fear of a Blank Planet‘tan, kapanış parçası Sleep Together‘a kadar devam ediyor gencimizin hikayesi.
Sanki bir terapi seansında gibi oluyorsunuz. Genç koltukta uzanmış, kendini anlatmaya başlıyor bir doktora. Siz de uzaktan izliyorsunuz bunu, görünmez bir şekilde odada duruyormuş gibi. İlk cümleleri duyduğunuzda biraz afallıyorsunuz, çünkü anlatılanlar size çok tanıdık geliyor. Odasında oturan biri, perdeler kapalı, TV ve PC monitörlerinden başka bir ışık sızmıyor içeriye. Yüzünde bezgin, sıkılmış bir ifade. Salondan bağırtılar geliyor, aldırmıyor bile. Kullandığı ilaçlar yüzünden gözleri düşmüş, ifade göstermiyor hiç. Bu kişi tanıdık geliyor size, çünkü bazı noktalarda farklı olarak, aynı sizi anlattığını fark ediyorsunuz. Sonra “seansı” daha da dikkatli dinlmeye başlıyorsunuz. Seans boyunca o gencin kızgınlıklarına, suçladıklarına, duygusal anlarına, kısaca bir çıkış arama çabasına tanık oluyorsunuz.
Yukarıda da belirttiğim gibi, bu genç aslında tüm “sorunlu gençlik” için konuşmak üzere seçilmiş bir elçi. Bu yüzden kelimelerini dikkatle seçmesi gerekiyor. O zaman soruyorum, gencin söyledikleri ve gerçek hayatta gençlerin son dönemdeki durumu hakkında herhangi bir fark var mı?
Steven Wilson, her zamanki gibi, gözlem yeteneğini konuşturmuş ve albümün işlediği temayı en yalın ve en samimi şekline sokmuş. “Dünyada bir şeyler ters gidiyor” fikrini verebilmiş dinleyicilerine. Bu noktada kendisi ile yapılan röportajdan bir alıntı yapayım.
“Ne yazık ki içinde yaşadığımız kültür, eğer bir şekilde göz önünde değilsen, değersiz olduğun fikrini oluşturmuş durumda. Eğer başarılı, popüler veya bir ünlü değilsen, bir şekilde değersiz oluyorsun. Ve günümüzde ünlü olmanın tek yolu da bir okula girip, 25 sınıf arkadaşını öldürmen. Direk şöhretsin! Bu durum berbat ve dünyada yanlış giden şey de bu.”
Kendisi bu sözleri, albümün Avrupa çıkış gününe denk gelen Virginia Teknik Üniversitesi’ndeki öğrenci katliamına yönelik söylemiş (bkz: oh the irony!)
Albüm, işlediği konu bakımından kusursuz diyebilirim. Ancak müziyenliğe de değinmeden geçemeyeceğim. Aslında geçsem mi? Değinmeden geçeyim, çünkü bir girersem 10 sayfa daha çıkamamaktan korkuyorum.
diyeyim sadece.
Ayrıca Anesthetize adlı şarkı, Porcupine Tree’nin şu ana kadar yaptığı en sağlam parçalardan biri diyebilirim. Bu şarkıda Alex Lifeson (bilmeyenler için bir tokat ve Rush), soloyu atarak bizlere de ufak bir sürpriz yapıyor.
Albümden Way Out of Here adlı şarkıya çekilen klip;
“The Sky Moves Sideways”ten sonra beni en çok bağlayan Porcupine Tree albümü olduğunu söyleyebilirim. Kesinlikle es geçilemeyecek bir albüm.
Şarkılar 01. Fear Of A Blank Planet
02. My Ashes
03. Anesthetize [feat. Alex Lifeson]
04. Sentimental
05. Way Out Of Here [feat. Robert Fripp]
06. Sleep Together
Nedense hak ettikleri değeri alamadıklarını düşünürüm Porcupine Tree (lütfen porkapayn diye okuyun) için. Albümün müthiş atmosferini her saniyesinde hissetmek mümkün. Son dönem çıkan albümler içerisinde başyapıt niteliği taşıdığını vurgulamak isterim. Batuhan zaten gayet açıklayıcı bir kritik yazmış. Teşekkürler.
Albüm kapağının zihnime kazınmış olması da ayrı bir durum. Bariz tırsıyorum…
En sevdiğim albümleri olmamasına karşın en iyi şarkıları da bu albümdedir. Daha çok “Lightbulb Sun” ve “Deadwing”i seviyorum ama bu albümde de “Anesthetize” gibi bir şaheser de mevcut. Bu albümü ilginç kılan ise Alex Lifeson ve Robert Fripp gibi şahsiyetlerin katkı yapmasıdır. Konsepti ile zaten ilgi çekiyor ama bu isimlerin mevcut oluşu bile bu albümü dinlemeye itiyor insanı.
Steven Wilson çok iyi bir şarkı yazarı ama nedense hala tam anlamıyla bilinmiyor. Thom Yorke gibi ilginç sözler yazabiliyor ve kavramsal konulardan da başarılı bir şekilde bahsedebiliyor. İngiliz gruplarının modernlik bağlamında bir öncü olduğunu düşünüyorum. Bunu da Radiohead ile yaratıp Porcupine Tree ile sürdürüyorlar.
Yeni albümün bu albüm kadar güçlü olabileceğini düşünmüyorum ama konsept yapısının da çok sağlam olduğu bir gerçek.
Sevgili Steven Wilson ve yoldaşları In Absentia gibi bir albümden sonra -ne kadar mükemmel olursa olsun- yapacakları hiç bir albümle ortalama dinleyicilerini In Absentia kadar tatmin edemeyeceklerdir bana göre.Her albümlerinin farklı bir karakteri olduğu aşikar ve bu takdir edilecek bir özellik (ki zaten Porcupine Tree’yi büyük grup yapan da bu bence).Ancak Trains, The Sound Of Muzak, Lips Of Ashes gibi -bana göre- grubun fanı olmayanları bile kendisine bağlayacak şaheserleri yarattıktan sonra dinleyicilerinin yine bu tarzda -damar mı demek lazım bilmem- parçalar bekledikleri yadsınamaz bir gerçek .Benim bu albüme notum 9.Evet harika bir albüm ama işte o In Absentia dinginliğine alışanlar için bence biraz garip geliyor.
Neyse her ne olursa olsun, Porcupine Tree bu.Daha ötesi yok.
Şu Trains o sadeliğiyle ne enfes birşey.. Arriving Somewhere’e dokunmuyorum çarpılırım diye ama altına Trains derim en iyi şarkıları olarak. Bu da böyle bir..
Evet zamanlamam biraz ters sanki ama buraya da atlayıp semirdim yazıyı. Çok sağol Batuhan sende çok hoş yazmışsın, nasıl kaçırdım anlayamadım. Dediklerine tek tek katılıyorum. Yazılan yorumlarla ilgili bir yorum (nasıl oluyorsa) yapmak isterim. Şimdik şöyleki PT ve bunun gibi bir çok grubun doğum ve gelişim, adeta bir yönetim merkezi gibi gördüğüm ulvi İngiliz Progresifi sanılanın aksine aslında o dolaylarda çok çok çok fazla, hatta tahminlerden daha fazla bilinir. Tabii ki yoldaki Paki bir dönerci arkadaşa sormazsak Londra ‘ya gidip, Porcupine vb. İngiliz Prog grupların bildiğin peynir ekmek gibi yenilip -ancak tüketilmediği- , saygı gösterildiği ve gerçekten bir halk sanatçısıymışcasına korunup kendi ülkelerinde çok ünlü olduklarını unutmayalım.
PT neden ünlü olamıyor sorusu biraz karışık aslında. Bu tarz grupların hepsi günümüz dünyasının müzik endustrisinin geldiği son aşamalarda “underrated” kalması bizim açımızdan bir “rererö lann nasıl olur!” iken plak şirketleri ve bunlar üzerine yatırım yapan produktorlere göre gayet doğal. Hatta bununla ilgili de çok açıklayıcı ve uzunca bir makale vardı Prog archives ‘in kurucu üyelerinden birinin (kendisi çok sağlamdır.) , ve orada da bu işlerin nereden geldiğinden başlayıp nereye gittiğini, hatta içinde metal müziğin bu müziğe etkisinden grunge akımına kadar giden bir tarihsel süreci de barındırarak anlatmıştır. Ayrıca produktor demişken, Steven Wilson’un zaten kendi kendilerinin produktorlugunu yaptığını da unutmayalım. Çünkü burada önemli bir mevzu var. Steven Wilson şu anki halinden gayet memnun ve aslında çokta ünlü olayım gibi bir amacı yok tüm dünya çapında diye düşünmekteyim ben. Oysa istese bu dehayla anında bir masterplan hazırlayıp 1 haftada kendini ünlü eder diye düşünmekteyim :). Ancak gel gelelim günümüz progresif dünyasında yaşayan duayenlerden birisi oalrak görülmesi ve yadsınamaz bir takipçi ve saygın bir kitlesinin olması da onu bayağı bir ünlü yapıyor diye düşünmekteyim. (Opeth sonrası tanınmışlığını devreye hiç sokmuyorum). Ha bir de çoğu insan bu grup, bu adam ve Opeth ile arasındaki bağlantılar hakkında o kadar çok gereksiz ve yanlış bilgilere sahiptir ki, şunu bile duydum. “Porcupine, Opeth soundundan etkilendi.” bunların en küçük örneğidir. Çünkü ortada bir etkileşim varsa, Opeth’i bence günümüzde birden bire keskin bir dönüş yaptırıp bugune getiren Steven Wilson ve muhtemelen Mikael’in prog cu damarını attıran PT ile alışverişlerinin artması olmuştur. Bu bana göre ve yazılan çizilen verilen röportajlara göre en geçerli teoridir. Neyse farkında olmadan uzun yazmışım.
Özet geçiyorum : “We’ll grow old together..”
Anesthetize (üç nokta).
Nedense hak ettikleri değeri alamadıklarını düşünürüm Porcupine Tree (lütfen porkapayn diye okuyun) için. Albümün müthiş atmosferini her saniyesinde hissetmek mümkün. Son dönem çıkan albümler içerisinde başyapıt niteliği taşıdığını vurgulamak isterim. Batuhan zaten gayet açıklayıcı bir kritik yazmış. Teşekkürler.
Albüm kapağının zihnime kazınmış olması da ayrı bir durum. Bariz tırsıyorum…
Yeni single internete düştü bu arada. Albüm eylülde çıkacak.
En sevdiğim albümleri olmamasına karşın en iyi şarkıları da bu albümdedir. Daha çok “Lightbulb Sun” ve “Deadwing”i seviyorum ama bu albümde de “Anesthetize” gibi bir şaheser de mevcut. Bu albümü ilginç kılan ise Alex Lifeson ve Robert Fripp gibi şahsiyetlerin katkı yapmasıdır. Konsepti ile zaten ilgi çekiyor ama bu isimlerin mevcut oluşu bile bu albümü dinlemeye itiyor insanı.
Steven Wilson çok iyi bir şarkı yazarı ama nedense hala tam anlamıyla bilinmiyor. Thom Yorke gibi ilginç sözler yazabiliyor ve kavramsal konulardan da başarılı bir şekilde bahsedebiliyor. İngiliz gruplarının modernlik bağlamında bir öncü olduğunu düşünüyorum. Bunu da Radiohead ile yaratıp Porcupine Tree ile sürdürüyorlar.
Yeni albümün bu albüm kadar güçlü olabileceğini düşünmüyorum ama konsept yapısının da çok sağlam olduğu bir gerçek.
Porkapayn değil, herkesin zaten telaffuz ettiği gibi Porkyüpayn.
Evet süper albüm sdf.
okur notu düşük lan. 1′e falan mı abanılmış nedir. ayıp.
Sevgili Steven Wilson ve yoldaşları In Absentia gibi bir albümden sonra -ne kadar mükemmel olursa olsun- yapacakları hiç bir albümle ortalama dinleyicilerini In Absentia kadar tatmin edemeyeceklerdir bana göre.Her albümlerinin farklı bir karakteri olduğu aşikar ve bu takdir edilecek bir özellik (ki zaten Porcupine Tree’yi büyük grup yapan da bu bence).Ancak Trains, The Sound Of Muzak, Lips Of Ashes gibi -bana göre- grubun fanı olmayanları bile kendisine bağlayacak şaheserleri yarattıktan sonra dinleyicilerinin yine bu tarzda -damar mı demek lazım bilmem- parçalar bekledikleri yadsınamaz bir gerçek .Benim bu albüme notum 9.Evet harika bir albüm ama işte o In Absentia dinginliğine alışanlar için bence biraz garip geliyor.
Neyse her ne olursa olsun, Porcupine Tree bu.Daha ötesi yok.
Şu Trains o sadeliğiyle ne enfes birşey.. Arriving Somewhere’e dokunmuyorum çarpılırım diye ama altına Trains derim en iyi şarkıları olarak. Bu da böyle bir..
Evet zamanlamam biraz ters sanki ama buraya da atlayıp semirdim yazıyı. Çok sağol Batuhan sende çok hoş yazmışsın, nasıl kaçırdım anlayamadım. Dediklerine tek tek katılıyorum. Yazılan yorumlarla ilgili bir yorum (nasıl oluyorsa) yapmak isterim. Şimdik şöyleki PT ve bunun gibi bir çok grubun doğum ve gelişim, adeta bir yönetim merkezi gibi gördüğüm ulvi İngiliz Progresifi sanılanın aksine aslında o dolaylarda çok çok çok fazla, hatta tahminlerden daha fazla bilinir. Tabii ki yoldaki Paki bir dönerci arkadaşa sormazsak Londra ‘ya gidip, Porcupine vb. İngiliz Prog grupların bildiğin peynir ekmek gibi yenilip -ancak tüketilmediği- , saygı gösterildiği ve gerçekten bir halk sanatçısıymışcasına korunup kendi ülkelerinde çok ünlü olduklarını unutmayalım.
PT neden ünlü olamıyor sorusu biraz karışık aslında. Bu tarz grupların hepsi günümüz dünyasının müzik endustrisinin geldiği son aşamalarda “underrated” kalması bizim açımızdan bir “rererö lann nasıl olur!” iken plak şirketleri ve bunlar üzerine yatırım yapan produktorlere göre gayet doğal. Hatta bununla ilgili de çok açıklayıcı ve uzunca bir makale vardı Prog archives ‘in kurucu üyelerinden birinin (kendisi çok sağlamdır.) , ve orada da bu işlerin nereden geldiğinden başlayıp nereye gittiğini, hatta içinde metal müziğin bu müziğe etkisinden grunge akımına kadar giden bir tarihsel süreci de barındırarak anlatmıştır. Ayrıca produktor demişken, Steven Wilson’un zaten kendi kendilerinin produktorlugunu yaptığını da unutmayalım. Çünkü burada önemli bir mevzu var. Steven Wilson şu anki halinden gayet memnun ve aslında çokta ünlü olayım gibi bir amacı yok tüm dünya çapında diye düşünmekteyim ben. Oysa istese bu dehayla anında bir masterplan hazırlayıp 1 haftada kendini ünlü eder diye düşünmekteyim :). Ancak gel gelelim günümüz progresif dünyasında yaşayan duayenlerden birisi oalrak görülmesi ve yadsınamaz bir takipçi ve saygın bir kitlesinin olması da onu bayağı bir ünlü yapıyor diye düşünmekteyim. (Opeth sonrası tanınmışlığını devreye hiç sokmuyorum). Ha bir de çoğu insan bu grup, bu adam ve Opeth ile arasındaki bağlantılar hakkında o kadar çok gereksiz ve yanlış bilgilere sahiptir ki, şunu bile duydum. “Porcupine, Opeth soundundan etkilendi.” bunların en küçük örneğidir. Çünkü ortada bir etkileşim varsa, Opeth’i bence günümüzde birden bire keskin bir dönüş yaptırıp bugune getiren Steven Wilson ve muhtemelen Mikael’in prog cu damarını attıran PT ile alışverişlerinin artması olmuştur. Bu bana göre ve yazılan çizilen verilen röportajlara göre en geçerli teoridir. Neyse farkında olmadan uzun yazmışım.
Özet geçiyorum : “We’ll grow old together..”