# - A - B - C - D - E - F - G - H - I - J - K - L - M - N - O - P - Q - R - S - T - U - V - W - X - Y - Z
Son Haberler
Anasayfa    /    Kritikler
DREAM THEATER – Black Clouds & Silver Linings
| 14.07.2009

Ne olur, kara bulutları kaldırın artık aradan.

Üzerine gevezelik etmekten hiç sıkılmadığım gruba ve kendilerinin son albümüne geldi sıra.

Öncelikle, bu yazıyı okuyanların, söylediklerimi doğru algılayabilmesi için Dream Theater’ın diğer albümleri hakkındaki görüşlerimi bilmesi lazım, öyle ya, Black Clouds & Silver Linings, 2002 sonrasındaki Dream Theater’ın girdiği yolda devam ettiği bir albüm ve bu albümü kritik edecek adam diğer albümler hakkında ne düşünüyor, Dream Theater’dan anladığı ne, kendilerinden ne bekliyor ve ne buluyor, bunu anlamadan bu kritiğin sonundaki puanın anlamlandırılması pek mümkün değil.

When Dream and Day Unite: 7/10
Images and Words: 10/10
Awake: 8/10
Falling into Infinity: 9/10
Scenes from a Memory: 10/10
Six Degrees of Inner Turbulence: 9/10
Train of Thought: 6/10
Octavarium: 4/10
Systematic Chaos: 5/10

Yani, 2002’ye kadar bu adamların yaptığı işin ortalamasına 8-9 diyen ben, o dönemden beri Dream Theater’dan çıkan işleri vasat buluyorum.

Black Clouds’a gelirsek;

Octavarium’u hiç sevmemiştim, ama albüme ismini veren epik şarkı, Dream Theater’ın yaptığı en iyi işlerden biriydi. O olmasaydı, albüm tek kelime ile çöptü. Systematic Chaos’ta “In the Presence of Enemies” ikilemesi mutluluk verici idi, kalanı işe yaramazdı. Chaos’u dinlediğimde “daha da kötü bişey çıkmaz herhalde” diye düşünürken, Black Clouds geldi.

Tam bir hayalkırıklığı.

Albümde bir tanecik bile “haydi açayım da şu şarkıyı dinleyeyim” dedirtecek parça olmadığı gibi, sözler basit, besteler formülize, prodüksiyon feciat. Albüm “A Nightmare to Remember” ile açılıyor ki, bu şarkı, Dream Theater değil. Dakikalar süren bir kaos, hiçbir etkileyiciliği olmayan riffler ve trafik, eklektik bir tarz. Bu, albümün kalanının nasıl olacağı konusunda daha ilk dakikalardan bize mesajı ulaştırıyor, diyor ki, “Gerçekten içlerinden geldiği için müzik yapan bir Dream Theater mı bekliyorsun, daha çok beklersin, çünkü artık grubun müzik piyasası içerisindeki ilerleyişi de, şarkıları ve albümleri gibi, formülize. Progresif müziğin doğasında olan değişkenlik, Dream Theater için şarkılar içerisindeki ölçülerin değişmesinden ya da odd time’lardan başka birşeyi ifade etmiyor, bu grup artık en geç iki senede bir albüm çıkaran, her albüm sonrası kendini yollara vuran, her turne sonrası bir live albüm çıkaran, her live albüm sonrası bir Mike Portnoy DVDsi çıkaran, yapacak birşey kalmadığında stüdyoya giren ve davulcularının resmi fan forumlarında ‘aman tanrım, en iyi albümümüz geliyor, hiç olmadığı kadar karanlık ve kompleks, vesaire vesaire’ yazacağı bir döngüde.”

Albümlerin yapısı hakeza, Octavarium, Presence ve buradaki Count Of Tuscany aynı şarkılar. Sacrificed Sons, Ministry of Lost Souls, ve buradaki Best of Times aynı şarkılar. The Dark Eternal Night ve bu albümdeki A Nightmare to Remember aynı şarkılar. Zaten, son 4-5 albümdür devam eden ve Mike Portnoy’un Alcoholics Anonymous Suite diye adlandırdığı “şey”in temsilcileri This Dying Soul, The Root of All Evil, Repentance ve nihayet, wav kesme biçmeyi becerebilecek herhangi bir müzik dinleyicisinin kolayca oluşturabileceği The Shattered Fortress, aynı rifflerden ve aynı yapılardan beslenen şarkılar. Dolayısıyla, her albümde 3-4 aynı tarz şarkı olduğunda, her albüm de birbiriyle aynı yapıya ister istemez ulaşıyor.

Şarkıların yapılarına girmeye gerek yok, ama demek istediğimi anlamışsınızdır, Dream Theater’ın her noktasında bir formüllere, kalıplara uyma, bir öngörülebilme ve bunlara bağlı olarak vasatlaşma var.

Dream Theater’ın bu noktadan çıkışı, beste yapmak için beste yapmak yerine, içlerinden birşeyler gelmesini bekleyerek birşeyler üretmek yoluna dönmesi olacaktır. Çünkü, bu grup her ne kadar en parlak dönemini yaşıyor gibi gözükse de, bunu günümüzün sınırsız PR olanakları ve biraz da seviyesine indikleri kitlenin kalabalığına borçlular.

Eğer bir sonraki albüm de Mike Portnoy ve John Petrucci prodüktörlüğünde çıkacaksa ve beste yapmak için toplanacaklarsa bir stüdyoya, akıllarına geleni yazıp ardarda ekleyecek ve sonra bunu “inanılmaz emprovize takıldık, sanırız progresif ruhu bu” kabilinden laflarla mazur göstermeye çalışacaklarsa, kara bulutlar grubun üzerinde daha uzunca dolaşmaya devam edecek demektir.

Umarım etraflarında onlara yol gösterecek akil adamlar vardır.

Bu albümü edinin, dinleyin, Dream Theater’ın Dream Theater’ı taklit etmesine tanık olun. Bahsettiğim, her yerde görebileceğiniz türden birşey değil.

Deniz Can KARACA

3/10
Albümün okur notu: 12345678910 (5.46/10, Toplam oy: 140)
Loading ... Loading ...
etiketler:
  • TwitThis
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google
  • LinkedIn
  • MySpace
  • Netvibes
  • Reddit
  • StumbleUpon
  • Technorati
  Albüm bilgileri
Çıkış tarihi
2009
Şirket
Roadrunner
Şarkılar
1. A Nightmare to Remember
2. A Rite of Passage
3. Wither
4. The Shattered Fortress
5. The Best of Times
6. The Count of Tuscany
  Yorum alanı

“DREAM THEATER – Black Clouds & Silver Linings” yazısına 31 yorum var

  1. b says:

    olmamış bir albüm. insan kapağına ve albümün ismine bakınca gerçektende sofistike ve iyi bir albüm bekliyor ama sanırım dream theater miyadını doldurmaya and içmiş. değişimi ve farklılığı her albümünde uygulayan bir grup olarak bu değişimi de iyi yönde kullanamadığı, albümün ilk şarkısından tutun da son şarkısına değin bir dağınıklığa ve sıkıcılığa kurban gittiği, konsept yapısının daha da açığa çıkması için geçmiş albümlerden gitar melodileri -örnek: this dying soul- ve vokal melodilerini kullanışı, beste gidişatında ne alaka dediğim grind core ritimlerinin portnoy tarafından sergilenmesi, ve yine portnoy’un o dayanılması mümkün olmayan vokallerinin olması da bu albümün olmamışlığının bir kanıtı sanki. petrucci’nin son dört albümdür sergilediği solo fakiri yapısı bile bu albümde devam etmektedir.

    şöyle geçmişe doğru bakarsanız bu grubun çok büyük işler başardığını göreceksiniz. arkasından yüzlerce grubu sürükleyen bir dream theater bugün değişim kisvesi altında metallica riflerinin bir başka versiyonunu çalıp önümüze farklılıkmış gibi sunmaktadır. bugün internette “opeth dream theater gibi, dream theater ise opeth gibi” laflar dönüp duruyor. buna birde dream theater metallica gibi yakıştırması kullanmamız doğru olacaktır. james labrie’ın efektli vokalleri ise çok rahatsız ediyor, belli bir süreden sonra “ben dream theater’mı dinliyorum” düşüncesi beyninizde yer etmeye başlıyor. ki bazı bölümlerde labrie çok zorlanarak söylemiş. her şeyin ötesinde bu albümde bir jordan rudess faktörü ön plana geçmiş ve kendisi görevini başarıyla yerine getiriyor. dream theater progresif metal’de devrim yaratacak albümlerin baş mimarıydı, bugün ise progresif metal ilerlemeyi bırakın çok başka sularda geziniyor. zero hour, canvas solaris, degree absolute v.b. topluluklar tarafından yaşatılan bu tür artık dream theater’ı da bir kenara bırakmış durumda, sadece onların “awake”, “images and words” gibi albümlerinden besleniliyor. BU ALBÜM ZERO HOUR’UN “TOWERS OF AVARICE” ALBÜMÜNÜN DE TAKLİDİDİR.

  2. Gençay Aytekin says:

    Bu albümü sonuna kadar dinleyemedim bile, o kadar sıkıcı geldi. Laf olsun diye yapılmış bir sürü besteden ibaret.

    Bu arada Awake’e 8 demişin, ayıp etmişin. 10 üzerinden 15 falan o albümn yahu.
    ((:

  3. Desqpio says:

    Ehah var ya böyle RSS nanesinden görünce kim bilir nasıl şişirildi albüm, 7-8 puanla da sürüldü siteye diye düşündüm.

    Çünkü şöyle bir şey var, çoğu kişi anlamadığı ya da nasıl desem kendine çok kompleks gelen müziği eksantrik ve “cool” olarak görüyor. İçine giremediği ve internette surf yaparken çerezlik olarak dinlediği bu müzikle de ortam muhabbetlerinde, “dt’nin son albümü taş olm ya..” şeklinde cümleler sarf ediyor ki ayıp.

    Neyse uzatmadan çok teşekkür ediyorum ben. Aslansınız, kaplansınız.

  4. fenriz,

    ben awake’te innocence faded ile lifting shadow’a tahammül edemiyorum, puanlar ordan kırık :)

    b,

    katılıyorum. metallica taklidi de yapıyorlar bir yandan. opeth ise andropoz etkisi olabilir. bahsettiğin zero hour albümüne de bir göz atayım.

  5. Cumhur KORKUT says:

    Garip ama, b bu albümü seviyorum yahu. Tüm DT albümlerini de dinledim, belki bu albüme 10 veremem ama bence 6′yı hak ediyor. A Rite of Passage ve The Shattered Fortress hatırına hiç olmazsa.

  6. Ahmet Saraçoğlu says:

    Albümü bi kez daha dinlemeye çalışayım dedim (niyeyse) ve en güzel şarkının the shattered fortress olduğuna karar verdim. Hani şu yarısından fazlasını 7 yıl önce duyduğumuz şarkı.

  7. Sambalici says:

    Albüm dandik hakikaten ama benim hoşuma gidiyor bazı şarkılar. Mesela A Rite of Passage, The Best of Times ve Wither gayet güzel ki albümün yarısı etti zaten.

    O değil şeye uyuz oldum ben, görmüşsünüzdür belki portnoy A Nightmare to Remember’daki “garip” vokallerini ilk önce düz brutal vokal olarak düşünmüş (kayıtları var kendi sitesinde hakikaten gayet düzgün bir brutal vokal) ancak “fanlarımız buna hazır değil” diyerek bu şimdiki ara halini koymuş. Ulan progresif metal grubusun, “fanlarımız buna hazır değil” diye dert etmemesi gereken bir müzikal oluşumun içindesin sen alooo, bu ne lan. Dream Theater’daki düşüşün arkasındaki kafa yapısını gayet güzel anlatıyor bence bu ufak detay.

  8. b says:

    boşuna uğraşmayın adam olmaz bu albüm.:) bende iki defa daha dinledim ama maalesef görüşlerim değişmedi. the best of times ve the count of tuscany’nin bazı bölümleri dışında pek sevemedim. belki de albüm çıkarmaya biraz ara vermeleri gerekiyor. son üç albüm bariz birbirine benziyor çünkü. ve insanların aklında da bu son albümler değil “awake” ve “images and words” kalacak ve belki de “metropolis pt.2″. progresif metal’de bu albümlerle deyim yerindeyse noktayı koydular. bundan sonra da zaten kimseyi etkileyecek değiller. hele bu müziklerle.:) yapacaklarını yapmışlar 90′larda…

  9. Systematic Chaos ve Octavarium’dan daha iyidir bu albüm arkadaş…En azından These Walls,I Walk Beside You,Prophets Of War,Constant Motion gibi çantada keklik,ağızda sakız şarkılar yok. :D

  10. invictus says:

    wither ve the best of times dışındaki tüm şarkıları acayip derecede seviyorum. özellikle de the count of tuscany. ben önceki albümlerini (scenes from a memory hariç) çok fazla sevmeyen biri olarak albümü gayet beğendim.  9/10 =)

  11. berat mutluhan seferoğlu says:

    albümde sevdiğim tek yön the best of times’ın sonundaki solo.sırf o soloyu kesip mp3üne atmış bir insanım…

  12. ihsan says:

    uzun bir aradan sonra bu gece tekrar dinledim, ilk başlardaki yarım yamalak 3 kere dinleyişin ardından oluşan negatif düşüncem yıkıldı diyebilirim. zaten bi kere systematic chaos’un üzerine stüdyoda türlü hırdavatla beste yapıp kaydetselerdi sc’yi geçerlerdi. a nighmare to remember’ın belli başlı bölümleri gerçekten çok güzel, söveni çok olsada the shattered fortress’ı bir bütün olarak çok beğendim. the best of times için sadece sonundaki solo iyi eleştirisi getirilsede bence baştan sona duygu bütünlüğünü yitirmeden tam bir “şarkı” yapmışlar. the count of tuscany’de tartışmasız en iyi şarkı olmuş bence octavarium(şarkı olanı) kadar ilgi çekici olmasada muhtemeşem bir epik, şarkı arasındaki geçişler hiç sırıtmıyor, ancak sözlerden bende anlam çıkaramadım. bence 6,5, bilemedin iyiniyetle 7 alır bu albüm.

  13. tff says:

    A rite of passage de malum örgütü eleştiriyormu yüceltiyormu tam olarak belli değil. ilk 2 kıta karşı gibi ama o kısmı çıkartırsak tam tersi

  14. masteroforion says:

    Eh, hadi beğenilmeyebilir de, 3lük bir albüm değil ya bu. The Best Of Times, The Count Of Tuscany ikilisinin hatrına minimum bir 5 puanı hakediyor benim nazarımda.

  15. b says:

    dışarıda çok abartılan bu albümün o bahsedilen iki şarkısında gelip geçici, ilk dinlendiğinde etkileyen fakat zamanla etkisi sona eren ve sıkan melodiler mevcut. ben de çok sevmiştim the best of times’ın solosunu fakat zamanla ı-ıh dedim. 6 veya 7 puan çok fazla bu albüm için. ederi 3-5 arası olabilir.:)

  16. minikbalina says:

    albümü genel olarak beğenmekle birlikte burada sadece kafama takılan ya da o kadar hoşlanmadığım noktalara değineceğim.

    1. öncelikle the count of tuscanyye değineyim. muhtemelen albümün en iyi parçası. muhtemelen diyorum çünkü, daha henüz ancak 300 kere falan dinleyebildim (yuh!) ve bazı şüphelerim var. öncelikle belirtmek lazım ki albümün hem en iyi hem en kötü vokal melodileri bu şarkıda bir arada. şarkı sözlerinin bir çocuk tarafından yazılmış olması intibası uyandırması dışında özellikle

    “let me introduce
    my brother”
    a bitter gentleman
    historian
    sucking on his pipe
    distinguished accent
    making me uptight
    no accident

    kısmında söz, müziğe hiç uymuyor. oraya bir şeyler yazmak için kıçlarını yırtmışlar resmen.
    ayrıca petrucci baba “i don’t wanna die, suddenly i’m frightened for my life” buyurmuş. “hayatım için korktum” ne lan? “hayatım için endişelendim”dir o. yine vuruşlara uysun diye zorlama yazılmış sözlerin yarattığı saçmalama sorunsalissimo.
    bunun dışında aradaki floydian mellow kısımları da çok zorlama buldum. ana melodi üzerinden bir enstrüman oyunu beklerdim ben. ama sadece süper-yavaş riffler basarak vakit geçirmişler resmen. ki ona rağmen şarkı 20 dakika olmamış. halbuki bu kısmı başa koysalarmış octavariumvari bir intro olurmuş, belki de benzemesin diye özellikle ortaya koymuşlar. ama bu da şarkının terini soğutmuş. en sonda da şarkı bitmeye yakın labrie babanın attığı “oouuuw-vouuuw” çığlıkları bir acayip olmuş. onun yerine bi kaç kere daha “the count of tuscany” diye bağırsaymış yine daha iyi olurdu kanısını taşıyorum.
    şarkıyı itin g*tüne sokup çıkardığıma bakmayın, en beğendiğim dt şarkıları arasındaki yerini almak üzere.

    2. sırada, albümdeki ikinci favori parçam olan the shattered fortress var. aslında çok da söylenecek bir şey yok. varolan “aa suite” parçalarını birleştirerek bir parça yaratmışlar, ki ben bu kadar iyisini beklemiyordum. şarkının girişinden itibaren işleyerek birbirlerine bağladıkları bilindik melodiler ve normalde vocal line’ı olmayan ya da farklı olan kısımlara yazdıkları yeni sözler ile gönüllere taht kuran bir parça olmuş. özellikle beşlemenin sıkıcı ayağı olan repentance kısmını da hoş bir şekilde işleyerek şarkıya yedirmişler. tek sorun 1:50′deki zart diye yapılan zorlama geçiş olmuş, ve onu takip eden vokal kısımları da sanki şarkı yeni başlıyormuş değil de şarkının 6.-7. dakikasındaymışız hissi uyandırıyor. ama dinledikça alışılıyor ve daha az kulak tırmalıyor. lüzumsuz olarak nitelense de bence serinin önceki şarkılarını lüzumsuz kılan bir parça olmuş.

    3. olarak nete ilk düşen parçalardan a nightmare to remember daha birçok yerde de yazıldığı gibi şarkı sözlerinin müzik ile olan tarifsiz uyumsuzluğu ile öne çıkan bir parça. müzikal olarak zaten grubun da kod adı olarak taktığı “halloween” temasını çağrıştırırken “topluca yenilen bir akşam yemeğinden dönüşte yaşanan ve kimsenin burnunun dahi kanamadığı trafik kazası” temalı şarkı sözleri ile insanda bir kavram karmaşası hissiyatına sebebiyet veriyor.
    ek olarak “father and mother / holding each other” ve portnoy’un (tabii ki s*kim gibi) söylediği

    “day after day, and night after night
    we play out the events, did they ever see the red light?
    over and over, scene by scene, like a recurring nightmare haunting my dreams.
    how can you prepare for what would happen next?
    it’s something that you have to see his father’s such a mess
    it’s a miracle he lived, it’s a blessing no one died, by a crazy kind of fun everyone survived
    huh!”

    kısımlarının sözleri ne kadar *****tan **dan g*ttendir öyle? her dinlediğimde tüylerim diken diken oluyor sözlerdeki sakillikten dolayı. sondaki 1 dakika 23 saniyeye girerken ana melodinin tekrarı ile şarkıyı uzatma çabası da insanı rahatsız eden başka bir unsur olmuş. orayı kesip atınca şarkı daha bir rafine oluyor, sadede daha bir erken geliyor. yine sentetik bir şarkı uzatma çabası olarak göze (kulağa?) takılıyor.

    4. olarak değinmek istediğim parça ise albümün çıkış parçası olan a rite of passage. home çakması melodisiyle akılda kalıyor. ama aynı melodi 153 milyoruncu kez tekrar ettiğinde insanda bir sıkıntı da yaratmıyor değil. şarkının highlight’ı herşeyin bıçak gibi kesilip metallica-slayer eksenli sert tonlu bir gitar riffi eşliğinde atılan solo olmuş. tarifsiz keyif aldım. ritmdeki ufak aksaklık boyundan büyük bir memnuniyet yarattı bünyemde. bu şarkı da aslında “verse, verse, bridge, chorus/ verse, bridge, chorus/ solo/ bridge, chorus, chorus” sırasıyla giden son dönem dt şarkılarından. “alışıldık bir trafik yazalım ama şarkının %35′i uzunluğunda solo attık mı prog olur” mentalitesinin bir ürünü. diğer örnekleri için (bkz: forsaken) (bkz: i walk beside you) (bkz: as i am). yani hit olma nitelikleri taşıyan bir şarkı.

    5. olarak pek de istemeden wither’a değiniyorum. bu şarkı ne prog, ne dt, ne de bc&sl. albümün genel sound’uyla alakası olmak bir yana, creed şarkısı gibi **ına koyayım. laylay loyloy bir şarkı. bir kaç yerde de bunu surrounded ile kıyaslayan kimi hasta zihniyetler gördüm. g*tlerine surrounded kadar ***** girsin istiyorum. en sonda brian may’in gitar tonunu ve ekolünü taklit ederek bir solo atmış petrucci, brian may’in yarısı olamamış (ki belki de dünyanın en iyi gitar solosunu barındıran comfortably numb’ı petrucci çaldığında gilmour çalmış kadar keyif almıştım). dream theater’ın en kötü şarkısı. hatta şöyle diyeyim. dream theater şarkıları arasında “o kadar da iyi değil” dediğim 8-10 tane şarkı vardır, ama bu güne kadar cidden “kötü” olarak nitelendirdiğim tek dt şarkısı repentance idi, bu da ikincisi oldu. b*k gibi bir şarkı.

    6. sırada da the best of times hakkında bir iki şey demek istiyorum. bu şarkıyı sanırım bir 10-15 kere dinledim ama aklımda hiç bir şey kalmadı. şarkı neden bahsediyor en ufak bir fikrim olmadığı gibi melodisini neyini hiç bir şeyini hatırlamıyorum. tek hatırladığım şey beslediğim muhabbet kuşunun şarkının bir yerinde davuldaki belli vuruşlarla beraber ritmik bir şekilde şakıdığı idi (bir de take the time’ın solosunda yapıyor bunu). wither gibi **dan g*tten olmamakla beraber, bence zayıf bir şarkı. kimi eleştirmenlerce neden o kadar beğenilmiş, idrak edemedim. idrak yolları enfeksiyonu yaşıyorum sanırım. “o kadar da iyi değil” dediğim dt şarkıları arasındaki yerini alan bir şarkı oldu yani bu da.

    şöyle genel olarak toplamak gerekirse: albümde çok müthiş anlar olmakla beraber, bir o kadar da s*kik anlar mevcut. her şarkıda topallayan, insanı tatmin etmeyen bir kaç yer var.
    portnoy vokal yapıcam diye albümün **ına koymuş, ki labrie’nin sesi de artık zayıflıyor. diğer albümlerin aksine “offf be labrie baba beee!” dedirten bir yer olmadı bana, büyük bir eksi. belki de portnoy dallaması ego problemleri nedeniyle labrie’yi geriye çekti kendini ön plana çıkarmaya çalıştı.
    onun dışında portnoy davulu bitirmiş. herifçioğlun hepaestos’un asimptotu olmuş maşşallah. tek eksiği hızlı olmamasıydı. bu albümde attığı blast beat’lerden anlıyoruz ki, onu da kapatmış. teknik 10, hız 9. hayvanlıktan başka bişey değil.
    petrucci yine bildiğimiz sevdiğimiz petrucci. “drülübülüdürlüblürü” seslerinden kendisini tanıyabiliyoruz.
    rudess ise pek tabii kendisinden başka kimsenin atamayacağı karmaşıklıktaki ama hiçbir s*ke de derman olmayan continuum ve klavye soloları ile iş başında. birisi bu adama dakikada 8 milyon nota daha fazla basınca daha çok şey anlatılmadığını öğretsin artık. petrucci bile shred’e bir limit getirdi. sololarının %25′inden fazlasında shred atmıyor.
    albüm lirikal açıdan ise dt’nin st.anger’ı olmuş kanısındayım. şarkı sözleri systematic chaosta klişe ve cheesy idi (hatta in the presence of enemies manowar şarkı sözü yazma programına yazdırılmış gibiydi) ama hiç bu kadar da kötü olmamıştı. şarkı sözleri tematik olarak şarkıya uymuyor, ritmik olarak uymuyor, ayrıca edebi açıdan da kötü. yani hem kel hem fodul üstelik ebleh.

    bu albüm bana göre 5 üzerinden 2′lik bir albüm, ve dt’nin (when dream and day unite ve falling into infinity ile birlikte) zayıf albümleri arasında. sebebi de yukarda belirttiğim gibi, rafine olmayışı. şarkılarda bir yerin müthişken başka bir yerin kepaze oluşu albüme ısınmayı güçleştiriyor, ama sadece tuscany ve fortress hatrına bile dinlenir. hoş, portnoyun sesini kapatma seçeneği olsaydı bir 3 verirdim gönül rahatlığı ile.

    p.s. the couunnt of tuscaniiieee!!!
    p.s.2. bunu ekşide entry diye girmiştim, revize ettim, güncelledim aynen dayıyorum.

    DrocKh

    @minikbalina,

    En sevdiğim DT albümüne şimdiye kadar okuduğum en kötü yorum ancak böyle olabilirdi.

    Bir parçanın neden yazıldığını bilmeden değil 15, 1555 defa da dinlesen ne olduğunu anlamazsın zaten.

  17. duraganyolcu says:

    o değil de sputnikmusic gibi bir sitede bu albümü beğenmeyen yazar çıkmaması ve okur oylamasının da genel oylamalara göre yüksek çıkması hakketten çok ilginç

    http://www.sputnikmusic.com/review/31021/Dream-Theater-Black-Clouds-and-Silver-Linings/

  18. semihtr says:

    bu albüm, kariyerindeki 2. ya da 3. stüdyo çalışması olarak diskografisine eklemiş bir gruba ait olsaydı, ben alkışlardım. ama, dt gibi bir gruba ait olunca diğer arkadaşlara katılıyorum… dt’ye bakınca beklentilerin artması,ince eleyip sık dokuma sürecinin devreye girmesi normal… albümde, the shattered fortress en sevdiğim şarkı oldu… the best of times ise, sanırım portnoy’un babasının anısına adadığı şarkı ( onun için, genel anlamda bu şarkıya sempati duyuyorum)… ve tabi, count of tuscany… üç şarkı albümü dinlenir yapıyor… 10 üzerinden notum 6… ego konusuna gelince (özellikle “portnoy” açısından), zaten eylül ayında patlak verdi ve gruptan ayrıldı… herşey benimle ve benim sayemde var, derseniz, olacağı bu… şaşırmadım ama dt hayranı olarak, ilerleyen zamanlarda başarılı çalışmalarıyla “şaşırmak” istiyorum… şaşırtın bizi yav :))…

  19. blackroseimmortal says:

    “biz hızlı çalalım da kıçımızı kurtaralım” gibi bi hava var, witherın progressive metalle hiçbir alakası yok “radyo çalsın da albümümüz alınsın” felsefesi var, “ay ben şurda vokal yapıyım” diyen bir portnoy var… kendinize gelin lan!!! 1 verdim…

    ege tekmen

    @blackroseimmortal, progresif metal grupları her şarkıda progresif yapacak diye bir kaide yok. bu arada albüm gerçekten başarısız. ona diyeceğim bir şey yok.

  20. b says:

    bazı yerlerde 15 tl’ye satılan bu albümün cd kapağının üzerinde “progressive metal başyapıtı” yazıyor. plak şirketinin “sanatta başyapıt” konusunda derse ihtiyacı var sanırım. pazarlama konusunda sınırı iyice aşmışlar. yazık!

  21. Kıvanç says:

    Nedense benimde en sevdiğim DT albümü budur.

  22. Haxprocess says:

    zamanında gaza gelip (kapağı çok güzeldi) orjinal cdsini almıştım.

    o günden beri, önceden dinlemeden hiçbir albümü satın almıyorum.

  23. saw you drown says:

    Müziğin gerçekten inanılmaz derecede göreceli olduğuna bu albümle anlayabiliriz. Tez olarak verilir yani. Forumlarda, metal müzik sitelerinde ‘black clouds and silver linings’ kritiklerine baktım, 10-15 yıldır dream theater dinlemiş kişilerin yorumlarına baktım ve karşımıza olağanüstü bir çelişki çıkıyor. Albüme 10 veren’den tutun 2 verene hatta 1 veren bile var. Kimisi dream theater iyice kendini aştı diyor kimisi tırt bir albüm diyor ve 3 veriyor. İlginç gerçekten.

    Aeonian_Lich

    @saw you drown, ABD’lilerin bambaşka bir müzik algısı var, çok iyi gruplar çıkartıyorlar ama dinleyicileriyle genelde pek aynı fikirde olamıyorum ben şahsen. Prog metali genelde ABD’li dinleyiciler domine ettiğinden veya etkilediğinden, bana uzak oluyor beğenileri genellikle. Gerçi konsere eleman çekmek, ve albüm satın aldırmak için, zeki müzisyenlerin kolay tavlama metotları da oluyor. Dream Theater’ın teknik yetkinliğine laf eden pek yok, lakin özünde bir inovasyon sunamıyorlar artık. A Nightmare to Remember şarkısını afedersin kıçlarıyla yaparlar zaten adamlar. Ama ısmarlama, veya “bakın black metal bile yapabilirdik, bırakın atom müzisyenliğini” şeklinde suni bir çaba gibi geliyor bana. Ya da Wither şarkısını, tamamen LaBrie’nin nefesli, pes vokallerini ön plana çıkarma amaçlı yaptıkları çok net seziliyor. Formüllerle beste yapıyorlar gibi hissettiriyor bana bunlar. Mesela Symphony X de nispeten basitleştirdi beste yapılarını, ama adamlar duyguyu çok daha etkin ve derli toplu veriyorlar bence. Basit bakıyorlar çünkü. Turlamaktan deli gibi zevk alıyorlar, ve son dönemde canlıda iyi gidecek yapıda besteler yapmaya başladılar.

    saw you drown

    @Aeonian_Lich, Düşüncelerine katılıyorum. Yalnız anlamadığım birşey daha var. Bir müzik albümünün kalitesi veya duygu yoğunluğu ülkeden ülkeye nasıl değişir. Onu anlamış değilim. Yani bu elin amerikalıları dream theater’in son bir kaç albümünde yaptıkları bestelerin formülize olduğunu anlamıyor mu acaba? Müzik algısı dediğin durum evrensel birşey olması gerekmiyor mu? Tamam dream theater’in teknik yetkinliğine laf yok ama dediğin gibi artık şarkılarında inovasyon sunmamaları durumunu anlamamak nasıl bir şeydir. Anlamıyorum hocam:)

    Aeonian_Lich

    @saw you drown, Ülkeden ülkeye algılar çok değişebiliyor. ABD’lilerin bazı çok ciddi konulara basit ve analitik bakması hoşuma gitse de, bazı alanlarda da bu bir yüzeyselliğe dönüşebiliyor ister istemez. Mesela bir örnek şarkı yayınlanıyor, yorumların yarısı awesome!, yarısı can’t wait!!!. Eh be birader, azcık yorum yapın ya da farklı bişey söyleyin.

  24. Jester says:

    Hazır en büyük tartışmalar burada kopmuşken ve yazıda tüm albümler puanlandı diye soruyorum, bu grubun ilk albümü neden sevilmiyor? Bence çok iyi bir albüm, dinlediğim ilk albümlerden biri olabilir hatta.

Yorum Yazın

*

"Yaptığım yorumlarda fotoğrafım da görüntülensin" diyorsan, seni böyle alalım.
Pasif Agresif, bir Wordpress marifetidir.